Önsöz
Ali Karataş
Bu araştırmamızda genel olarak mezhepler tarihi alanında yapılan araştırmalardaki yaklaşımları ortaya koyacağız. Bu yaklaşımlar genel olarak olaylara sathi yaklaşım, tarafgir yaklaşım, kutsama anlayışı ve diğerini dalalette görüp kendini kutsama anlayışları olarak ifade edilebilir.
Bundan sonra bu tarz yaklaşımları problemleri ile birlikte ifade edip mezhepler tarihi alanında alternatif olabilecek bazı metotları M. Watt ve Hasan Onat’ın düşüncelerine dayalı olarak ortaya koymaya çalışacağız. Bunu da Şiiliğin ortaya çıkışını fikir ve hadise irtibatı ekseninde örneklendireceğiz.Araştırmadaki temel savımız ise şu olacak:Herhangi bir bilim dalında yapacağımız araştırmada sahip olduğumuz yaklaşımlar takip edeceğimiz metotları da etkileyecektir. Yaklaşımlarımıza dayanarak takip ettiğimiz metotlar ise sonuçlarımızın değerinde, tarihsel doğruluğunda ve sağlıklı verilere ulaşmamızda temel olacaktır.GİRİŞİslâm, Hz. Muhammed’e gelen vahyin etrafında şekillenmiş bir din olup, onun sağlığında tamamlanmıştır. İslâm’ın, Allah katından geldiği ve geldiği şekliyle bozulmadan, değişmeden insanlığın sonuna dek kalacak olan ve doğruluğu tartışılamayacak olan ana kaynağı Kur’ân’ı Kerim’dir. İslâm dini dendiği zaman, anlaşılacak olan Kur’an ve Kur’an’a uygun olan oluşumlardır. Hz. Muhammed, Allah katından vahiy alan son peygamberdir. Hz. Peygamber’in vefatını müteakip ortaya çıkan, dinî nitelik taşıyan bütün oluşumlar, dinin anlaşılma biçimleridir. Bütünüyle beşerî olan bu tür oluşumların İslâm’la özdeşleştirilmesi, hem İslâm’ın evrenselliğine, hem de insan gerçeğine aykırı olacaktır. Bu sebepten, İslâm’ın ve İslâm’ın anlaşılma biçimlerinin birbirinden ayrılması gerekmektedir. İşte bu noktada karşımıza mezhep olgusu çıkmaktadır.[1]
Kelime anlamı gidilen yol, tarz, tavır, yorum ve tutum anlamlarına gelen mezhep, terim olarak “bir dinin çeşitli görüş ayrılıkları nedeniyle ortaya çıkan kollarından her birine verilen isim” anlamına gelmektedir.
Hz. Peygamber’in sağlığında, mezheplerden söz edilemez. Mezhepler, Hz. Peygamber’in vefatından çok sonraları teşekkül etmeye başlamıştır. İlk ortaya çıkan mezhep, Haricîliktir. Daha sonra, Mürcie, Şia, Mutezile gibi itikâdî yönü ağır basan mezhepler oluşmuştur. Fıkhî mezheplerin oluşumu ise, hicri ikinci asra ve daha sonralara rastlamaktadır.[2] Mezhepler, dini yaşamada vazgeçilmez oluşumlar haline gelmiştir. İnsanlar dinlerini kendi mezheplerin görüşleri doğrultusunda yaşamaktadırlar. Dini yaşamla birlikte tarihteki siyasi mezheplerin görüşleri günümüz insanlarının siyasi tavır ve hatta ideolojik olarak yaklaşımlarını etkilemektedir. Bu açıdan, bu tavırların sebeplerini ve sonuçlarını bilmek bu oluşumlarının tarihsel teşekkül süreçlerini ortaya koymaktan geçmektedir.Mezheplerin teşekkülü, gelişimi ve fikri yapılarını inceleyen bilim dalı “Mezhepler Tarihi”dir. Mezhepler tarihi alanında yapılan araştırmalardaki sıhhatli sonuçlar bizim mezheplerle ilgili sağlıklı değerlendirmeler yapmamızı etkileyecektir. Dolayısıyla bir araştırıcı öncelikle araştırma yapacağı zaman bu alanda bir zaaf noktası olan birisini hidayette, diğerini dalalette görme anlayışından uzak olup olayı doğru bir şekilde resmetmeye çalışmalıdır. Bu noktadan uzak bir araştırma gerçekleri gizleme sonucuna götürecek ve tarih boyunca insanların yaklaşımlarını yanlış taraflara yönlendirecektir. Bunun için tarihi ve dini doğru anlamak gerekmektedir. Doğru anlamak için ise doğru bilgilere ihtiyaç vardır. Hasan Onat, günümüz Şii-Sünni ayrışmasını bahsettiğimiz bu noktaya örnek olarak vermektedir. Tarihsel bir olay olarak “Kerbela olayı” günümüzde Müslümanlarının muhtelif guruplara ayrılmasına neden olmaktadır. Bu olayın ne Şiilikle ne de Sünnilikle ilgisi vardır. Kerbela olayı Arapların kendi arasında cereyan etmiştir. İşte bu durum doğru anlaşılmadığı için günümüz Türkiye’sinde bile Müslümanlar arasında görüş ayrılıklarına sebep olabilmektedir.[3] Yanlış yönlendirmeyi ortadan kaldırmak için doğru bilgilere ihtiyaç vardır. Doğru bilgilenmek içinse doğru yaklaşımlarla doğru araştırmalara ihtiyaç vardır. ARAŞTIRMALARDA TEMEL BAKIŞ AÇILARI ÜZERİNE Bir nesne ve varlığa yönelik tasavvurlarımız nesne ve varlık hakkında ortaya koyacağımız düşünceleri belirler. Varlık ve/ya nesneye yönelik tek tek düşünceleri eleştirmek veya yorumlamak varlıkla ilgili temel bir soruna çözüm getirmez. Ortada var olduğu kabul edilen sorun, sorunun mahiyetine yönelik ortaya konacak tasavvurlarla bir çözüme ulaşacaktır.Tarihsel süreçte mezhepler ve mezhepler tarihiyle ilgili alanlarda değişik yaklaşım şekilleri oluşmuştur. Yaklaşım şekillerini belirleyen, bilimsel araştırma esnasında takındığımız tutumlardır. Araştırmalarda ulaşılan sonuçlar, araştırmada esnasında takip edilen yöntem ve tutumlarla alakalı olacağı için araştırmaya ilişkin sonuçlara eleştiri getirmeden önce tenkitlerimiz, tutumlara yönelik olmalıdır. Araştırmacının, bir mezhebin tarafgirliği ve diğerinin aleyhine düşüncelere sahip olması onun ulaştığı sonuçları netameli hale getirecektir. Dolayısıyla ön anlama ve değer yargılarımız bizim tezlerimize gölge düşürecektir.Bilimsel disiplinlerde yöntembilimi konusunu inkâr edilemez bir önem arz eder. Genelde din araştırmaları, özelde İslami araştırmalar söz konusu edildiğinde bilimsel yöntem konusunun sorgulamaya açılması araştırmanın güvenirliliği açısından son derece önemlidir. Çünkü araştırmacının tutumu sonuçları etkileyecektir.Üzeyir Ok, Türkiye’de araştırmalarda takınılan tutumu şu şekilde ifade eder: “Genel olarak günümüz Türkiye’sinde dinle ilgili yazılan yazıların büyük bir bölümünde yapılan çalışmaları savunmacı, övgücü ve öznel nitelikli yazılar, ikincisi ise dinin aleyhinde olan ve onu olumsuzlamaya çalışan, ona hayat hakkı tanımayan, üçüncü bir seçeneğin bulunup bulunmadığına bakmayan çevrelerde yapılan çalışmalardır. Örneğin ilahiyat çevrelerinde Kur’an’ın mükemmel ve muciz bir Allah kelamı olduğunu anlamak için insanlar Kur’an’ı incelemeye çağrılırken, diğer bir çevre de Kur’an’ın Allah kelamı olamayacağını muhataplara göstermek için onları yine aynı Kur’an’daki bir kaç pasajı okumaya davet edebiliyor.”[4]
Araştırmalarda sahip olduğumuz bakış açılarına bağlı olarak takip ettiğimiz kaideler vardır. Bunları etkileyen bizim yaklaşım şeklimizdir.
Buraya kadar araştırmalarda sahip olunan yaklaşım şekilleri üzerine giriş mahiyetinde bazı noktaları ifade etmeye çalıştık. Şimdi asıl konumuzla ilgili olarak mezhepler tarihi araştırmalarında takip edilen tutumları ve karşılaşılabilecek problemlere geçmek istiyoruz. Daha sonra ise Watt’ın “İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri” isimli eserinde takip ettiği kaideler üzerine tespitlerini ortaya koyacağız. MEZHEPLER TARİHİ ARAŞTIRMALARI ÜZERİNE
Mezhep, gidilen yol, tarzı tavır, yorum, tutum anlamlarındaki “zehab”
kökünden bir sözcük olup “din konusunda oluşmuş yorum ekolü” demektir. Yorum siyasal olabilir, dinsel, düşünsel ya da bilimsel olabilir. Din literatüründe bu tür yorum ekollerinin tümü “mezhep” diye anılmaktadır.
Mezhep, beşeri bir kurumdur; bir bilim ve düşünce kurumudur. Mezhep konusunda farklı yaklaşım şekilleri mevcuttur. Buna göre mezhebi zorunluluk olarak görenler olduğu gibi bu konuda tam tersi tutuma gidenler de vardır. Bunların dışında bir dinin anlaşılma biçimlerini sonucu olarak mezhebi kültürel zenginlik olarak kabul eden yaklaşım şekli de vardır.[5]Mezhepler tarihi ise mezheplerin ortaya çıkışı, ortaya çıkış sebepleri ve mezhepleri inceleyen bilim dalı olarak isimlendirilebilir. Amaç olarak İslam Mezhepler Tarihi, İslâm dininin insanlar tarafından anlaşılmasındaki farklılıkların zamanla sistemleşip kurumlaşması sonucu ortaya çıkan ve dinin değişik beşerî yorumları olarak algılanabilecek olan mezheplerin ortaya koyduğu fikirleri bilimsel yöntemlerle araştırmaya, mezhep-din farkının belirlenmesine, bunların doğuş sebeplerini, kurumlaşma süreçlerini tespit etmeye, Müslümanların günümüzdeki ve gelecekteki din anlayışlarının akla ve ilme uygun olarak gelişip şekillenmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.[6]İslâm Tarihi eserlerine bakıldığında Mezheplerin Çıkış Sebepleri olarak şunlar zikredilmektedir:1- İnsanların anlayış ve idrak seviyelerinin farklı oluşu, arzu ve isteklerinin uyuşmazlığı.
2- Metot ve ölçülerin farklı oluşu. Mesela; Mutezile aklı esas almış ve nakli buna tabi kılmış, Ehli-i Sünnet nakli esas almış ve aklı bunu destekleyici mahiyette kullanmış, İslâm filozofları sadece aklı esas almışlardır.3-Arap ırkçılığı. Hz. Peygamber zamanında ortadan kalkan Hz. Osman’ın hilafetinin son yıllarında yeniden açık bir şekilde ortaya çıkarak anlaşmazlıklar üzerinde etkili oldu.
4- Hilafet münakaşaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan fitne ve iç savaşlar. Bu savaşlarda Müslümanlardan ölenlerin ve öldürülenlerin durumu, öldürme (katl), büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebirenin) durumu meselesi, büyük günah işleyenin kâfir olup olmaması, kader, cebir ve kulun iradesi meselesi, bu iç savaşlarda kaderin rolü, gibi meseleler Müslümanları arasında farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
5- Karşılaşılan eski kültür ve inançların etkisi. Fethedilen ülkelerin değişik kültür ve dinlere mensup halkının bir kısmı samimi olarak ve bir kısmı da zahiren Müslüman olmuşlardı. Bunlar eski din ve inanışlarının etkileri altında cebir, ihtiyar, Allahın sıfatları hakkında fikirlerini ortaya koşmuşlar ve bir kısım Müslümanları da tesirleri altına almışlardı. Selef âlimlerinin bunlara cevap vermekte yetersiz kalması sebebiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı. Bu mezhebin salikleri de akaide akla önem veren bir metot geliştirmişlerdi.
6- Eski Yunan, Hind ve İran felsefesinin Arapçaya tercüme edilmesi. Eski felsefenin pek çok hükümleri İslam akaidi ile uyuşmuyordu. Bazı Müslümanlar İslam Akaidini felsefenin tesiri altında kalarak mütalaa etmişler ve çeşitli görüş ayrılıklarına sebep olmuşlardır. Mutezile, felsefe ile meşgul olmuş, İslam akaidini açıklamada felsefi metotları uygulamışlardır.
7- Bir takım kıssacı ve hikâyeciler, İslam’la uyuşmayan asılsız hikayeleri nakletmişler ve Müslümanlar arasında yaymışlardır. İsrailiyat denilen ve İslâm’la bağdaşmayan bu hikayeler tefsirlere ve İslâm tarihlerine girmiş ve bu da Müslümanlar arasında ihtilaflara yol açmıştır.
8- İslâm’ın tanıdığı fikir hürriyeti. Hicri I. asrın sonlarından itibaren herkes istediği gibi düşünür ve görüşünü söylerdi. Açıkça zarurat-ı diniyyeden birini veya birkaçını inkâr etmek hâriç, fikirler ve kanâatler üzerinde baskı yoktu. İlim adamları ortaya atılan meseleler üzerinde deliliyle birlikte hakikati arar, fikir ve kanaatini serbestçe beyan ederdi.
9- Nasların karakteri. Kuranda muhkem ve müteşabih ayetlerin bulunması. Müteşabih nasların belirlenmesi ve bunların tefsir ve tevilleri ihtilafa yol açmıştır.
10- Hadislerin, zabt edilme ve senedi konusunda konulan şartlar sebebiyle sahih, hasen ve zayıf kısımlarına ayrılması, zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği de ihtilaflara yol açmıştır.
11- Arapçanın gramer ve belâgatini bütün incelikleriyle bilememek. İslâm’ın maksadını anlamamak, hüküm çıkarırken cehalet sebebiyle Kuran’ın bütünlüğüne riayet edememek.
12- Heva ve nefse uymak, arzulara tabi olarak delilsiz hüküm vermek, başkalarını delilsiz taklit etmek.
13- Örf ve âdetlerin değişik olması[7] gibi sebepler zikredilir.[8] Bu bilgileri verdikten sonra mezheplerin çıkışını ve mezhepleri incelemede önemli olacak nokta olması açısından araştırmalarda takip edilecek metotlara ve eleştirisine geçmek istiyoruz.MEZHEPLER TARİHİ ARAŞTIRMALARIDiğer alanlarda yapılan araştırmalarda olduğu gibi mezhepler tarihi alanında yapılacak araştırmalarda da sağlıklı sonuçlara ulaşmak son derece önemlidir. Bu alanda çalışma yaparken sahip olunan ön anlamalar araştırmanın sonucunu etkileyecektir. Genelde mezheplerle ilgili yapılan araştırmalarda “tarafgir yaklaşım” buna iyi bir örnektir.Watt, yapılan araştırmaların genelde “klasik” tarzda ortaya konduğunu ifade eder. Bu yaklaşımda herhangi bir fırkanın veya ortaya attığı görüşün tarihi, siyasi ve içtimai şartlarla irtibatlandırılması veya temellendirme cihetine gidilmesi gibi bir yaklaşım mevcut değildir. Burada kendi fırkasını kurtulmuş fırka pozisyonuna yükseltip dalalete düşen fırkalardan ayırma gayreti vardır. Araştırıcı tarafgir bir pozisyondadır. Mezheplerin dindeki yerini ortaya koyma gayretini değil de kendi inanışına göre doğruluğunu veya yanlışlığını ortaya koyma yaklaşımına sahiptir. Bu yaklaşımın temelinde ise Ethem Ruhi Fığlalıya göre Peygamber Efendimize atfedilen “73 fırka” hadisi vardır. [9] Bu hadisle ilgili değerlendirmeleri kısaca ileride değerlendireceğiz.Tarafgir yaklaşımda kendi mezhebini yüceltme olgusunun yanında karşı görüş olarak kabul ettikleri mezhepleri sırf tenkit ve ret gayesi vardır. Meseleye bu şekilde yaklaşma bir fırkanın veya mezhebin siyasi, içtimaı ve iktisadi hadiselerle gerçek bir irtibatının kurulmasını engellemektedir.Mustafa Öztürk mezhepler tarihi alanında yapılan araştırmalardaki dışlayıcı bakış açısının diğer ilim dallarında da objektif sonuçlara yaklaşmayı engellediğini ifade etmektedir. Buna örnek olarak Mutezile’nin durumunu verir. Ona göre bu bakış açısı neticesinde Mutezile tefsir tarihinde kayıp bir halka haline gelmiştir.Öztürk’e göre İslam’ın resmi tarihini yazan Sünni anlayış Mutezile’yi başından beri heretik bir fırka olarak algılamakta ısrar etmiş ve bu ideolojik ısrar özellikle mezhepler tarihi alanında eser veren Sünni müellifleri Mutezile hakkında kimi zaman insaf sınırlarını aşan değerlendirmeler yapmalarına yol açmıştır.[10] Oysaki ona göre Mutezile tefsirde ortaya koyduğu çalışmalarla Sünni eserlere de kaynaklı etmiştir. Zemahşeri buna en iyi örnektir. Öztürk, bu görüşünün yanında Zemahşeri’nin Sünni çevrelerce bazen zemmedildiğini de ifade etmektedir.[11]Tarafgir yaklaşım tarihte ortaya çıkan mezhepleri sınıflandırma noktasında hep kendisine göre karşısındakini belirleme pozisyonuna gitmektedir. Nu noktada Peygamberimize atfedilen bir rivayeti esas alırlar. Bu rivayete göre Yahudiler yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır. Müslümanlar ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaklardır. Bu rivayet mezheplerin tasnifinde önemli rol oynamışladır. Mutaassıp ve tarafgir yaklaşım sahibi kimseler kendilerini kurulmuş fırka olarak görüp diğerlerini dalalete düşmüş fırka pozisyonuna sokmaktadır. Watt ise bu rivayeti problemli olarak görür. Ona göre böyle bir ayrımdan ziyade değerlendirmelerimiz Kur’an’la uyuşup uyuşmamsına göre ortaya konmalıdır. Zaten bu rivayet mezhepler tarihçilerini sapık fırkalar hakkında tarafsız bilgiler vermeyi engellemiştir.[12]Meseleye araştırmayı yapanlar açısından baktığımızda durum bu şekilde ortaya çıkarken mezheplerin kendileri hakkında bu tarz kanat taşıyıp taşımadıkları da kanımızca aydınlatılması gereken bir noktadır. Bu noktada Fehmi Cedan [13]bunu şöyle ifade eder: “…hiç bir zaman kendi düşüncesini kabul edenleri kurtuluşa erdireceğini iddia etmemiştir.”Mezhepler tarihi alanında yapılan araştırmalardaki sonuçları etkileyen ikinci bir yaklaşım şekli “kutsama” anlayışıdır. Buna göre bazı tarihi kesitler kutsanarak dokunulmazlığı ilan edilir. Bunun için deliler temin edilir. Ayetler kelimelerin anlam sınırlarını aşacak şekilde tevil edilir.[14]Belirilen bu yaklaşım şeklinde de Watt’ın ifade ettiği gibi tarihte büyük yankı uyandırmış hadiselerin gerçek sebeplerini anlamak için, olayların cereyan ettiği toplumsal zemin ve iktisadi şartları etraflıca ortaya koymak gerekir. Böyle yapılamadığı takdirde pek çok olay sosyal ve iktisadi şartlardan bağımsız olarak bir takım gizli ellerin tertibi gibi olarak algılanabilir. Hz. Osman devri olayları buna bir örnektir. Zira o dönem olaylara yaklaşırken bir dönemi kutsama ve sahabeyi koruma hassasiyeti bizim gerçek sonuçlara ulaşmamıza engel olmaktadır. Bu hassasiyet olayların gerçek sebeplerine inmeyi zorlaştırmış, suç Abdullah b. Sebeye yüklenmiştir.[15] Buna bağlı olarak araştırmalarda önemli bir nokta olan “fikir hadise” irtibatı açısından olaya bakılması da gerekmektedir.Mustafa Demirci bahsedilen noktayı ifade ettiği çalışmasında Hz. Osman devri olaylarının Abdullah b. Sebeye yüklenmesinin de ötesinde gerçek sebeplerini ortaya koymaya çalışır.[16] Olaya “fikirlerle hadislerin irtibatı açısından bakan hasan Onat ise konuyla ilgili değerlendirmesinde Hz. Osman devri olaylarının Abdullah b. Sebe’ye dayandırılmasının yanlış olduğunu düşünmektedir. Ona göre olayın temelinde yatan Ali’nin vasiliği ile ilgili görüşün dayandırıldığı İbn Sebe’nin varlığı yokluğu bir yana “Sebeiyye” fırkasının HZ. Osman’ın yaşadığı zaman diliminde var olduğunu söylemenin bile pek mümkün olmadığıdır. Dolayısıyla İbn Sebe, “Ali’nin vasiliği” gibi bir fikirle kitleleri tahrik etmesi gibi bir durumdan da söz edilemez.[17]Watt’a göre Hz. Osman’a karşı girişilen hareketlerde belli başlı bazı şikayet konuları olmakla birlikte en temel etken önceleri bedevi olanların hayat tarzlarındaki toplu değişikliktir. Bu insanlar çölde yaşarlar, yaşayışlarında belirli bir düzen ve hiyerarşi olmazdı. Seferlerden şehir hayatına dönünce çölde alışık olmadıkları bir düzen ve kanunlara göre yaşamaları gerekiyordu. Bununla beraber yeni İslam nizamında daha sıkı bir disiplin ve daha teferruatlı bir kuruluşun mevcut olması gerekiyordu. Bu ise çöl insanlarının güçlü bir bürokrasi altına girmesi gerekiyordu. Bu insanlar kendilerine içinde buldukları yeni siyasi, içtimai yapıya intibak edemediler. Bu şartlardaki gerginlik Hz. Osman’ın vefatına kadar artarak devam etti. İşte katil olayı da patlamanın başlangıcı oldu. [18]Burada Watt’ın olayların temeline inme yaklaşımı gerçekten dikkat çekici bir noktadır. Ama bu noktada şu soruyu sormak gerekmektedir. Çöl insanların hayatlarındaki bu değişiklik acaba Hz. Osman dönemi için zikredilen diğer sebepler olmasaydı olayların çıkması için yeter sebep olacak mıydı? Tabi ki bu soruya verecek sebep kanaatimizce hayır olacaktır. Çünkü belli bazı şikâyet noktaları zaten problem teşkil edecekti. Çöl insanlarının yeni hayata intibak edememe durumu ile birleşince farklı mecralara sürüklenmiş olabilir.Bu alanda izlenen yollardan birisi olarak “doğrulama-yanlışlama” anlayışıdır. Buna göre bir mezhepler tarihçisi bir görüşün doğrumu, yanlış mı olduğu yönünde ilgilerini ortaya koyar. Oysa Watt’ın da ifade ettiği gibi bundan ziyade bir mezhebin umumi inkişafa ne kadar katkıda bulunup bulunmadığı ortaya konulmalıdır.[19] Sünni yazarların Mutezileye bakışı genellikle bunu anımsatır tarzdadır. Oysaki burada yapılması gereken Mutezile’nin İslam Düşünce Tarihine katkısını ortaya koymak olmalıdır. Mezheplere verilen isimlerin birçoğu muhalifler tarafından aşağılama maksadıyla verilmiş isimlerdir. Bunun için yapılacak araştırmalarda bu göz önünde bulundurulmalıdır.[20] Örneğin kaderiye tarihte iki zıt manada kullanılmıştır. Bir manaya göre kadere inanan, iradesini kaderin eline bırakan iken diğer bir anlam ise hür iradeye inanan demektir.[21] Istılahi anlamda düşünüldüğünde Kaderiye mezhebi hür iradeyi ön plana çıkaran fırka olarak isimlendirilmiş, fakat isim verilmede adeta bu anlamın tersini ifade edecek şekilde ters bir anlamda isim verilmiş olması dikkati calibidir.Mezhepler tarihi araştırmalarında sahip olunan tutumları ifade ettikten sonra şimdi de Watt’ın sistenatize etmeye çalıştığı mezhepler tarihi araştırmalarında takip edilebilecek kaidelere geçmek istiyoruz. Zaten Watt’ın kendisi de eserinde bu kaideleri takip ettiğini ifade eder.1.Kime ait olduğu kesin olarak ifade edilemeyecek umum ifadeler yerine daha kesin ifadelerle belli kişiler ve görüşler üzerinde yoğunlaşmak.2. Mezhep adları daha önce de ifade edildiği gibi tarafsız bir şeklide konmamıştır. Bunun için Watt mümkün olduğu kadar bu bilinçte hareket etmektedir.3. İlk kaynaklar genellikle sonrakilere tercih edilmelidir. Fakat bazen de ilk devir bilgilerini nispeten değişmemiş haliyle ihtiva eden kaynaklar da kullanılabilir.4. Tarihteki itikadi hükümleri çağdaş siyasi ve tarihi şartlarla irtibatlandırılabilir.Verilen genel kaidelerden hareketle belli başlıklar üzerinden mezhepler tarihi alanında önemli sayılabilecek noktalar göre örneklerle konuyu işlemeye devam edelim1-Umum İfadeler Kullanmama-Şahıslar Üzerinde Derinleşme:İlk başta ifade ettiğimiz gibi yapılacak araştırmalarda daha genel ifadeler yerine belirli kişiler ve görüşler üzerinde yoğunlaşmak olayı ve olayla ilgili kişileri daha net bir hale getirecek böylece genel ifadelerin belirsizliğinden ve muğlâklığından kurtulmuş olunacaktır. Bu metoda örnek olması açısından el-Muhtar’dan bahsetmek yerinde olacaktır. İlk Şii olaylar baştan sona kadar Araplar arasında olmuştu. Fakat daha sonara Şiilik Arap olmayanlar arasında da yayılmaya başladı. Bu hareket el-Muhtar’ın ayaklanması ile başlamıştır. el-Muhtar b. Ebi Ubeyd es-Sakafi, Tevvabun’a karışmamış, Hz. Ali ve Haşimi taraftarı olan bir kimse idi. Çünkü kendi bakımından el-Huseyn adına bir harekette, Kerbela savaşından çok kısa bir süre önce sürgüne gönderilmek zorunda kalmıştı. 684 ve 685’te aynı kafadaki adamları teşkilatlandırmak üzere tekrar Küfe’ye dönmüştü. Tevvabun’dan geri kalanlara yazdığı bir mektupta siyasetini “Allah’ın kitabı, Hz. Peygamber’in sünneti, Ehli-i Beyt’in intikamı, zayıfları savunma ve günahkârlara karşı cihat”a dayandıracağını söylemişti. Böylece el-Muhtar, yalnızca her İslam hükümetinin temel esasları olan Kitap ve Sünnet’i takip edeceğini iddia etmekle kalmıyor, aynı zamanda Tevvabun’un maksatlarının da peşinde olacağını ileri sürüyordu. Nitekim Kufe’nin idaresini ele geçirdiği zaman, Kerbela’da Ehli Beyt’in şehit edilmelerinden sorumlu olanları, gerçekten ölümle cezalandırdı.[22] Burada Watt şahıslar üzerinde derinleşme yoluna gitmektedir. Genel ifadelerden uzak durma anlamında Şiiliğin önce Araplar arasında daha sonra da mevali arasında yayıldığı yönünde derin olmayan bilgiden uzak durmaktadır.Watt’ın bu tespitine Hasan Onat’ın katılmadığını ifade etmek istiyoruz. Ona göre Muhtar es-Sakafi hareketi Şii bir hareket olarak tavsif edilemez. Es-Sakafi hareketi, Kerbela intikamı adına ortaya çıkmıştır. O, hareketin hiçbir safında el-Hanefiyye’nin imam olduğunu ve onun imameti için hareket ettiğini söylememiştir. Amacı şahsi gaye ile hareket edip Hüseyin’in intikamını almaktır.[23]2.Mezhep Adlarının Kullanılması:Mezheplere isim verme noktasında Watt tafrasız bir şeklide hareket edilmediği yönünde kanaate sahiptir. Bundan dolayı bir mezhebe verilen ismin kim tarafından kime verildiği daima sorulmalıdır. Şia ismi diğer fırkalar gibi düşmanlar tarafından verilmiş bir isim değildir. Normal olarak kendi adamları tarafından kullanılmıştır. Kaderiye veya Cebriyeye verilen ismin bu fırkaların fikirlerinin aksi bir anlamı ifade etmesi, bu fırkaların düşmanları tarafından aşağılama olarak verildiği mezhepler tarihçileri tarafından ifade edilir.[24]Mezhep adlarının kullanımı konusunda Muhtar es-Sakafi için “Haşebiye” bazen de “Sebeiyye” tabirlerinin kullanıldığı görülür. Onat’a göre bu tabirler muhalifler tarafından sır kötüleme amacıyla söz konusu edildiği söylenebilir.[25] 3.Araştırmada İlk Kaynakların Tercih Edilmesi:İlk Şiilik olaylarına Araplar arasında rastlanır. Fakat sonraki oylalar Şiiliğin zaman zaman Arap hareketinden çok İran hareketi olduğu yönünde bir kanaatin hâsıl olmasına neden olmuştur. İlk kaynaklar incelendiğinde durumun bu şekilde olmadığı Şiiliğin İlk defa Araplar arasında ortaya çıktığı görülür.[26] Watt’ın bu görüşüne karşılık Hasan Onat Şiiliğin mevali unsurların devreye girmesinden sonra ortaya çıktığını ifade eder.[27]Emeviler dönemiyle ilgili çalışma yapıldığında en yakın kaynak olarak Abbasiler döneminde kaleme alınmış eserlere başvurulur. Çünkü Abbasilerin kuruluşundan itibaren Emevilerle alakalı her şeyin yerle bir edildiği bir gerçektir. Araştırmalarda araştırması yapılan noktayla çağdaş eserlere sahip olmamak hem ıstılahlar hem de muhtelif değerlendirmeler yapma noktasında önemli boşluklar meydana getirmektedir.[28] 4-Mezheplerin İtikadi Hükümlerini Siyasi ve Tarihi Şartlarla İrtibatlandırma:Bu noktayla ilgili Emeviler döneminde etkili olan kadercilik anlayışının İslam öncesi Arapların hayatıyla bağlantısını açıklamak istiyoruz.Emeviler devrinde, Müslümanlar arasında irade hürriyeti ve kader meseleleri ile ilgili tartışmalar yaygındı. Emeviler yapmış oldukalrı haksızlıkları ve zulmü ilahi iradeye atfederek haklı gösterme gibi bir mantığa sahiptiler. Böylece muarızları tarafından yükselen aykırı sesleri susturma imkânına sahip olacaklardı. Bunun aksine tersi görüşte olan guruplar da vardı. Böylece kadercilik farklı şekillerde dile getirilen bir tartışma haline gelmiştir.İslam’da kaderci görüşler hakkındaki tartışmalara, önceden geniş bir fatalizm veya kadere iman unsurunun mevcut olduğu bir çevrede yer almıştı. İslam öncesi Arap şiirine bakıldığında insan hayatının zamanla (dehr) kontrolü veya tayin ve tespiti ile doludur. Bir kimsenin başına gelenler, hep Dehr tarafından ortaya konur. Onun başarısı ve daha ziyade bahtsızlığı Dehr’den gelir.Watt, bu bilgileri verdikten sonra Kur’an’la bağlantısını şu şekilde kurar:“Kur’an’i Allah kavramının, bir insanın hayatının kendi dışındaki bir kuvvet tarafından kontrol edildiği şeklindeki İslam öncesi inancı ihtiva ettiği söylenebilir. Tıpkı Dehr’in insanın talihi veya talihsizliğinin kaynağı oluşu ve belirlenen tarihte ölümünü getirişi gibi, te4sir bakımından aynı olan bu nevi faaliyetler, böylece Allah’a isnat edilmiştir. Kur’an ölüm hakkındaki putperest görüşü Dehr tarafından sebep olunmuş olarak gösterir ve sonra ölümün Allah’tan geldiğini ileri sürer.”[29]Görüldüğü üzere Emeviler dönemi tartışmaların mevcut siyasi ve tarihi şatlar itibari ile bağlantısı kurulduğunda insanların böyle bir zihin yapısına tarihi şartlar açısından hazır olduğu sonucu çıkmaktadır.Buraya kadar verilen noktalardan sonra Şiiliğin ortaya çıkışı, tarihi şartlarla bağlantısı ve kişilerle alakası yönünden derinleşme cihetine giderek varılan noktalardan farklı ve daha sıhhatli sonuçlara ulaşılabileceğini ifade etmeye çalışcağız. Bunu yaparken mezhepler tarihi araştırmalarında yukarıda bahsedilen noktalara dikkat edilmeden ulaşılmış sonuçları önce vereceğiz. Sonra ise Watt’ın da ifade ettiği gibi bahsedilen noktalara dikkat edilerek yapılan bir araştırmada sonuçların farklılığını ortaya koymaya çalışacağız. ÖRNEKTE DERİNLEŞMEA-Şiiliğin ortaya çıkışı:İlk iki Şii müellif Nevbahti ve el-Kummi’ye göre Şia Hz. Peygamber’in sağlığında Ali’nin taraftarları diye isimlendirilen, ondan sonra da, onun imametini ileri süren kişilerin teşkil ettiği fırkadır. Buna göre bu Şii müellifler Şia’yı Hz. Peygamber’in zamanından başlatırlar. Bu durum, Ali’nin Hz. Peygamber tarafından halife tayin edildiği fikrinin bir gerçeği olarak ortaya çıkmıştır.[30] Belirtilen noktanın doğruluğunu tespit etmek Peygamber Efendimiz zamanında Ali’nin nass ile halife tayin edildiğine inananlar var mıydı? Bu soruyu cevaplandırmak yerinde olacaktır. Şia kelimesinin kullanılışı açısından bakıldığında da Şia tabirinin kullanılış zamanıyla ilgili bir belirsizlik hâkimdir. Yukarıdaki sorumuza cevap olması açısından Hasan Onat’ın söylediği nokta dikkate şayandır. Ona göre Şiiliğin mihverini Ali b. Ebi Talip’in imameti meselesi teşkil eder. Ancak, konuyla ilgili rivayetler, Ali’nin Hz. Peygamber tarafından nass ve tayinle hilafet makamına getirildiğine dair delil olmayacaklarını teorik olarak söylemek mümkün ise de, fikirlerle hadiselerin irtibatı açısından değerlendirildiğinde bu tarz faraziyeler önemini yitirir. Eğer peygamberimiz Ali’yi halife tayin etmiş olsaydı, mevcut olaylarda, böylesine siyasi-içtimai hayatı ilgilendiren bir konunun göstergelerinin görülmemesi elbette düşünülemezdi. Dolayısıyla Ali’nin peygamberimiz tarafından halife tayin edildiği ile ilgili önemini yitirmektedir.[31]B- Hz. Osman Devri Olayları ve Şiilikle Alakası:Hz. Osman döneminde bazı durumlardan şikâyetler[32] vardı. Bunun doğurduğu memnuniyetler neticesinde Medine, Kufe ve Mısır’da fitneler meydana geldi. Hz. Ali de fitne hadiselerinin seyri esnasında dini ve siyasi mevkiinden dolayı alternatif aday olarak gündeme geldi. Fitne hadiselerinde İbn Sebe’ye atfedilen Hz. Ali’nin vasiliği yönündeki ifadenin Ali’nin vasiliği yönünde irtibatlandırılması pek mümkün gözükmemektedir.Onat’a göre Hz. Osman’a yöneltilen itirazlar hemen hemen icraatla alakalı hususlardadır. Haksız yere halife olması ile ilgili itirazlar mevcut değildir. Zaten suçlamalara yönelik rivayetlerde Ali’nin hilafeti söz konusu edilmez. Sadece rivayetin başında İbn Sebe hakkında verilen malumatlarda Osman’ın haksız yere halife olduğu şeklinde bir ifade mevcuttur. Dolayısıyla teşeyyu’un başlangıcını bu zaman diliminde olduğunu ileri sürmek pek kolay değildir.[33]C- İlk Şii Fikirlerin Teşekkülü:Yukarıda ilk Şii fikirlerin teşekkülünü Watt’ın Araplara arasında görme eğilimine karşılık Onat’ın Şiiliği mevali arasında çıktığını ifade ettiğini belirtmiştik şimdi hasan Onat’ın bu konudaki görüşlerini özetlemek istiyoruz.Ona göre ilk olarak hilafet meselesine farklı yaklaşımlar Muğire b. Said’le birlikte başlar. Muğire, Ebu Bekir ve Ömer’i ayetleri yanlış tevil ederek Ali’yi kandırdığını, hilafet hakkını gasp ettiğini ileri sürer. Diğer taraftan vesayet fikri açık seçik tarih sahnesine bu şahıs ile çıkmıştır. O, kendisinin vasiyet ile imam olduğunu iddia etmiş fakat bu hareket esnasında hilafetin Ali’nin soyuna dayandırılması gibi bir fikir mevcut değildir. Milel-Nihal kitaplarında yer alan bilgilere göre gerçek anlamda Şii fikirlere dayanmıyorsa da Muğire hareketi Şiiliğin ilk tezahürlerinden bir olarak kabul edilmektedir.[34]Mezhepler tarihi araştırmalarında fikir ve olay hadisesi irtibatına bağlı olarak yapılacak inceleme neticesinde varılabilecek sonuçlara örnek olarak Şiiliğin ortaya çıkışına dair bir araştırmanın sonuçlarını vermeye çalıştık. Şimdi Hasan Onat’ın genel olarak Ulaştığı sonuçları ifade etmeye çalışalım.Şia’nın aksine halifenin nasla tayin edilmesinin Peygamberimiz döneminde ortaya çıkması ile ilgili düşünceler doğru değildir. Eğer böyle olsaydı halifelikte bunun tezahürleri görülür, Hz Hasan’ın halifeliği kolayca Muaviye’ye bırakılmazdı. Zaten Hz Ali’nin kendisi de diğer halifelere beyat etmiştir. Dolayısıyla Hz. Osman dönemi olaylarında Şiilik düşüncesiyle alakalı olarak İbn Sebe’den bahsedilemez. O dönem olaylarında Watt ve Onat zikrettiği diğer sebepler göz önüne alınmalıdır.Şiiliğin ilk tezahürleri de halifeler dönemine değil daha sonraki dönemlere rastlar. Watt, ilk Şiilik hareketlerinin Araplar arasında çıktığını söylemesine rağmen Hasan Onat, mevali arasında çıktığını ifade eder.Görüldüğü üzere araştırmalarda takip edilen hususlar ulaşılan noktaları da etkilemektedir. Genel olarak bazı mezhepler tarihi eserlerine bakıldığında burada bahsedilen noktalardan farklı sonuçların ifade edildiği görülür. Fakat Hasan Onat ve Watt’ın ortaya koyduğu şekilde olayların temeline inildiğinde ve fikir ve hadise irtibatı açısından olaylar değerlendirildiğinde sonuç itibariyle daha etkili sonuçlara ulaşıldığı görülür.
[1] Hasan Onat, s. Türkiye’de Din Anlayışında Değişim Süreci, Ankara Okulu, Ankara, 2003, s.127.
[2] Hasan Onat, age., s.128
[3] Hasan Onat, age., s.16-17’den özet
[4] Üzeyir Ok,” Din Bilimleri Araştırmalarında ‘Bakış Açıları’ Üzerine” www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/246.pdf, 17.01.2007
[5] Yaşar Nuri Öztürk, Star Gazetesi (26 Nisan 2002) “Mezhepleri Dinleştirme Şeytancılığı”, http://nedir.antoloji.com/mezhep/ 17.10.2007
[6] http://www.ilahiyat.marmara.edu.tr/genel/abd.asp?AnabilimDaliNo=5, 17.01.2007
[7] http://www.konyevi.net/yeni/yazi_ayrinti.php?yazi_no=332, 17.01.2007
[8] Mezheplerin ortaya çıkış sebepleri ile ilgili ayrıca Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, Yeni Şafak, Ankara, s.21–25’e bakılabilir.
[9] W. Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Çevirenin önsözü içerisinde), çev. Ethem Ruhi Fığlalı, Pınar yay. 1981, Ankara, s.V-VI.
[10] Mustafa Öztürk, Tefsir Tarihi Araştırmaları, Ankara Okulu, Ankara, 2005, s.74-75’den özetle
[11] Öztürk, s.106.
[12] Watt, s.3.
[13] Fehmi Cedan, “İslam Düşüncesi: Oluşum ve Şekillenme”, Uluslararası İslam Düşüncesi Konferansı–2, İstanbul, 1997, s.33.
[14] Mustafa İslamoğlu, İmamlar ve Sultanlar, Denge, İstanbul, 1994, s.15
[15] Mustafa Demirci, “Hz. Osman Devri Olaylarının Sosyoekonomik Boyutları”, İslamiyat Dergisi, cilt 7, sayı 1, s.155.
[16] Demirci, agm., s.155-170.
[17] Hasan Onat, Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara, 1993, s.2
[18] Watt, s.13-14.
[19] Watt, s.4.
[20] Watt, s.5
[21] Watt, s.144.
[22] Watt, s.53.
[23] Onat, s.112.
[24] Daha önce ifade edildiği gibi Watt bu kanaattedir.
[25] Onat, s.114.
[26] Watt, s.43.
[27] Onat, s.157.
[28] Onat, s.3.
[29] Watt, s.102.
[30] Onat, s.13–14.
[31] Onat, s.26.
[32] Şikâyet noktaları ile ilgili olarak Hz. Osman’ın yakınlarını önemli makamlara getirmesi, onları sevmesi, yumuşak üslubu gibi genel olarak söylenen noktalar. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Mahayudın Hj Yahaya, “Kufelilerin VII yüzyılın Ortalarında Kufelilerin Muhalefeti”, çev. Ünal KILIÇ, www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/371.pdf, 21.01.2007
[33] Onat, s. 34–35.
[34] Onat, s.128–129.