Ali Karataş
Allah’ın en büyük mucizelerinden biri olan Kur’an-ı Kerim; insan müdahalesinden korunmuş, tutarlı, derin ve eşsiz bir hazine, insanlığa kılavuz, rahmet ve en büyük hediye olarak gönderilmiş bir nurdur. Varlığa, ölüme ve ölüm sonrasına anlam kazandırır. Neden var olduğumuzu ve varlığımızı nasıl sürdürmemiz gerektiğini öğretir. Hak ile batılı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, birbirinden ayırır; doğruya ve hayra yönlendirir.
Hatırlatıcıdır, uyarıcıdır, ibretliktir. Okunmak için, anlaşılmak için ayetleri üzerine derin derin düşünmek için gönderilmiştir. Yaratanı tanıtır, âlemi tanıtır, geçmiş nesilleri tanıtır. Bütün bunların gerçekliğini bulması için kendisi ile diyaloga girilmesini ister. Diyalogun ilkelerini de kendisiyle iletişime geçmek isteyenlere ifade eder. Dolayısı ile Kur’an’la nasıl iletişim kurulacağı bilinmesi gerekli önemli bir noktadır.
Kur’an’la diyalog kurmak istediğimizde bunu bir amaca binaen yaparız. Amacımız, onun gönderilme sebeplerini pratiğe dökücü mahiyette olmalıdır. Bunun için öncelikle Kur’an’ın insanlığa hangi amaca binaen indirildiği bilinmelidir.
Biz, bu çalışmamızda Kur’an’ın gönderilme amacını Kur’an’dan yola çıkarak ortaya koyacağız. Daha sonra(Bir sonraki yazımızda) Kur’an’la karşılaşmadan önce yapılması gerekenleri ve Kur’an’la karşılaşma esnasında nelere dikkat etmemiz gerektiğini yine Kur’an’ın kendisinden ve Peygamberimizin hadislerinden yola çıkarak açıklamaya çalışacağız.
A-TANIMI:
İslâm inanışına göre Kur’an, Yaratan’ın, kullarına son hitabı olarak vahyedip yeryüzüne indirdiği, Hz. Peygamber (a.s.) vasıtasıyla insanlığa tebliğe dilmiş semavî/ilahi bir beyandır.
Son vahiy dini olan İslâm’ın kutsal kitabı Kur’an, tercih edilen görüşe göre, “karae” fiilinden gelen bir mastar olup, Allah’ın son kitabına özel ad olmuştur. Kök anlamı; okumak, toplamak, bir araya getirmek olan Kur’an şu şekilde de tanımlanabilir: “Yüce Allah tarafından Hz. Muhammed’e Arapça olarak indirilmiş, bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, Mushaflarda yazılı, okunması ile ibadet olunan ve Fatiha Suresi ile başlayıp Nâs Suresi ile sona eren Allah’ın kelâmıdır.”
B-GÖNDERİLİŞ AMACI:
Aşkın olan Allah’ın yeryüzüne hitabı olan Kur’an elbette bir amaç ve görevi ifa etmek üzere gönderilmiştir. Görevlerini de kendisi okuyanlarına göstermektedir. Şimdi Kur’an’dan hareketle gönderiliş/indiriliş amaçlarını ortaya koymaya çalışalım.
1-Muttakilere Rehberlik Etmek:
Muttaki, Allah korkusuyla kendini günahlardan uzak tutarak Allah’ın azabından korunan ve böylelikle Allah’tan gereğince sakınan, O’na saygıda kusur etmeyen kimsedir. Muttakilerin özellikleri şunlardır:
a-İman: “Fakat asıl birr (iyilik) Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman edenlerinkidir.”
Muttakinin ilk ve temel vasfı imandır. Çünkü iman, takvanın esası, takvâ ise imanın binasıdır. Temelsiz bina kurulamayacağı gibi, sadece temele de bina denilemez. Aksi taktirde eksik olmaktan kurtulamaz.
Muttakilerin iman özelliği diğer âyetlerde de birçok defa yer almakta, hatta bazen iman edenler ile muttakiler birbirleri yerlerine kullanılmaktadır. “İşte bu kitap, kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakiler için hidâyet (yol gösterici) ‘dir. Onlar (muttakiler) ki gayba iman ederler ” (el- Bakara, 2/1-2)
b- İnfak: Muttaki malını seve seve yakınlarına, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve kölelere (veya esirlere) infak eden kimsedir.
“Ve onlar (muttakiler) kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler”(el-Bakara, 2/4). “Onlar (muttakiler) bollukta ve darlıkta infak ederler” (Ali-İmran, 3/134).
“Mallarınız ve evlatlarınız sizin ipin bir fitnedir. Büyük mükâfat ise Allah katındadır. O halde gücünüz yettiğince ve Allah’tan ittika edin, dinleyin, itaat edin ve kendiniz için mal infak edin. Kim nefsinin (koyu) cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (et-Teğâbun, 64/I5-16).
c- Namaz. Muttakilerin en belirgin özelliklerinden biri de namaz kılmalarıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de müteaddit defalar muttakilerin, mü’minlerin bu özellikleri vurgulanır: “Bu (Kur’ân) kendisinde hiç şüphe olmayan ve muttakiler için hidayet rehberi kitaptır. Onlar gayba iman eden ve namazı kılanlardır” (el-Bakara, 2/2-3).
“Sen yüzünü muvahhit olarak dine çevir. Hepiniz O’na dönün, O’ndan ittika edin; namazı kılın, müşriklerden olmayın?” (er-Rum, 30/30-31).
d- Zekât Verme:
Zekât, Allahu Teâlâ’nın zenginin servetinden fakire hak olarak tanıdığı ve İslâm’ın sosyal vergisi olarak ödenmesi gereken bir farizadır. Mal ve mümkün asıl sahibi Allahu Teâlâ olduğundan kullarına servet ihsan ederken bu servetten fakirlere zekât ismi altında bir hak ayırmalarını da şart koşmuştur. Daha önceki konularda zekâtla sadaka mutlak olarak zikredildiği halde buradaki ayet-i kerime de önce Allah yolunda verilecek sadaka, sonra da zekât beyan edilmektedir. Bu konuda açıkça anlaşılıyor ki sadaka zekâtın yerini tutmadığı gibi, zekât da sadakanın yerini tutamamaktadır. Zekât farz kılınan bir vergi, sadaka ise gönülden kopan bir yardımdır. “Birr” denen hayır ancak kişinin icrasıyla gerçekleşir. Her ikisi de İslâm’ın emirlerindendir “Ve (asıl birr, iyilik) zekâtı vereninkidir. “
e- Ahde Vefa: İslâm’ın prensip edindiği ahde vefa imanın, ihsanın ve insanlığın alâmeti olarak Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde zikredilir. Fertler, milletler ve devletlerarasında itimat ve güvenin sağlanabilmesi için ahde vefa şarttır. Bu ise, Allah’la kullar arasındaki “ahd”e vefa etmekle başlar. Bu özelliğe sahip olunmadığı takdirde hayatı kararsızlık ve endişe kaplar; kimse kimsenin vaadine güvenmez ve insanoğluna itimat edilemez. İslâm’ın takip ettiği ahde vefa prensibi sayesinde insanlık en yüksek zirveye ulaşmıştır. Bu zirveye ancak İslam nizamı ve hidayeti sayesinde ulaşılır. “Ve(asıl birr, iyilik) ahitleştiklerinde de ahitlerinde duranlarınkidir.”
“Hayır! Kim ahdini yerine getirir ve ittika ederse şüphesiz Allah da muttakileri sever” (Âli-İmran, 3/176).
f- Sabır: Takva, hakka ulaştıran bir yoldur. Takva yolu çeşitli zorluk ve meşakkatlerle doludur. Bu meşakkatler ve engelleri sabrederek aşmak takvadır. “Ve (asıl iyilik-birr-)zorda, darda ve savaş zamanında sabredenlerinkidir”
“Eğer sabredip ittika ederseniz, onların (düşmanların) hileleri size zarar vermez” (Âli İmrân, 3/120).
g- Öfkelerini Yutmak: Öfke kızgınlıktan dolayı kalbin alevlenmesi halidir. Onun yenilmesi ise kişinin kendisini sabra yöneltip tutması ve öfkenin herhangi bir etkisini ortaya çıkarmamasıdır.”Genişliği gökler ve yer kadar olan Cennetin kendileri için hazırlandığı muttakiler, bollukta ve darlıkta infak ederler ve öfkelerini yutarlar” (Ali İmran, 3/134).
h- İnsanları Bağışlamak: İnsanları, affetmek Allah’ın kanununu çiğneme hususunda değil insanın kendi şahsına karşı yapılmış bir hatayı affetmektir. Yoksa Allah’ın dini hususunda müsamaha olmaz. ). Öfkelerini yenmekle insanları bağışlamak birbirini izleyen özelliklerdir. Öfkeyi yenmenin pratik olarak görünüşü insanları affetmektir.”(O muttakiler) insanları bağışlayanlardır” (Âli İmran, 3/134
ı- Günahlardan Derhal Mağfiret Dileme: Muttakilerin en önemli vasıflarından biri de Allah’tan istiğfar dilemektir. Bu vasıf kişinin Allah’ı unutmadığını, devamlı Allah’ın murakabesi altında bulunduğunu hissettiğini, bu dinin sahibi Allah (c.c.)’dan gerçekten ittika ettiğini gösterir.
“(O muttakiler) çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı anarak hemen günahları için mağfiret dileyenlerdir. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” Cenabı Allah bir başka ayet-i kerimede muttakilerin vasfını şöyle belirtiyor: “Takvaya erenler, şeytan tarafından bir arızaya uğratılınca (Allah’ı) hatırlar, anarlar ve hemen gerçeği görürler” (el-Araf, 7/201).
i- Hatada ısrarlı olmamak: “(Muttakiler) bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmeyenlerdir” (Âli İmran, 3/135).
j- Kur’an-ı Kerim ve Rasule tâbi olmak:”Allah’tan ittika edin de aralarınızı düzeltip Allah’a ve Peygamberine itaat edin” (el-Enfâl, 8/1). “Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat eder, Allah’tan korkarsa ve O’ndan ittika ederse işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” (en-Nur, 24/52).
k- Dostluklarında samimi ve devamlı olmak: “Dostlar o (Kıyamet) günü birbirine düşmandır. Muttakiler müstesna” (ez-Zuhruf, 43/67).
l- Adil olmak:“Ey iman edenler, Allah için adâleti ayakta tutan, adâlete şahitlik eden (kimse)ler olun. Bir kavme olan kininiz sizi adaletli olmaktan alıkoymasın. Adil olun ki, bu takvaya en yakın olandır. Ve Allah’tan ittika edin. “
m- Nasihat ve Tebliğ Etmek:
“Ayetlerimiz hususunda (olur olmaz) sözlere dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir mevzuya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa hatırlar hatırlamaz o zalimler topluluğun yanlarında oturup kalma. Onların hesapları ittika edenlere düşmez. Fakat (muttakilerin) üzerlerine düşen bir hatırlatma (nasihat, tebliğ)dir. Olur ki, o (zalimler bu nasihat vesilesiyle) ittiba ederler: “
n- Salih Amel İstemek, Geceleri İbadet Etmek:
“Şüphesiz ki, muttakiler Rablerinin kendilerine vermiş olduklarını almış olarak cennetlerde pınarlardadırlar. Çünkü onlar bundan evvel muhsinler idiler. Onlar gecenin (ancak) az bir kısmında uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi. Ve onların mallarında dilenci ve yoksulun (ayrılmış) bir hakkı vardı” (ez-Zariyât, 51/19).
o- Cihat Etmek: “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler mallarıyla ve canlarıyla cihat etmek (ten kaçınma) hususunda senden izin istemezler. Allah muttakileri bilendir (et-Tevbe, 9/44). (Muammer Ertan, İslam Ansiklopedisi, http://www.kuranikerim.com/)
2-Diri olanları İnzar etmek:” Hayat sahibi olan kimseyi inzar etmesi ve kâfirler üzerine de azabın tahakkuk etmesi için (O Kur’an’ı) indirdik.”
İnzar, içinde korku bulunan haber vermedir. (el-Müfredat, el-Isfahani) Ayetteki “hayy”(diri) kelimesi hayatta olan, canlı anlamına gelmektedir. Burada kastedilen ise diğer varlıklardan ayrı olarak insanın akletme ve akli melekelerini kullanma özelliğidir. Yoksa akli melekelerini kullanamama inzar için bir fayda vermeyecektir Zemahşeri’ye göre de akılı olan, düşünenler anlamına gelmektedir. İnsan düşünmediğinde, aklını kullanmadığında gafil olur, gafil olmak ise ölü olmak gibidir.(Zeki Duman, Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, s.74) Acaba gerçekten ölmüş olanlar için durum nedir?
“Sen ölülere; arkasını dönüp kaçarken işitmek istemeyen sağırlara çağrıyı işittiremezsin!”(Neml, 27/80, Rum, 30/51) benzeri bir ayette Fatır suresi, 35 ayettir. Buna göre kabirdekilerin çağrıyı işitmeleri mümkün değildir. Bu ayetlerde ifade edildiği gibi, görüleceği üzere Kur’an’ın inzar özelliği yaşayan ve akli melekelerini kullanma özelliğine sahip insanlar için geçerlidir.
3-İnananları Müjdelemek: Müjde, her insanın duyduğunda sevindiği,
gönlünün şâd olduğu özel ve muhteşem anları ifade eder. Her müjde insanın o anki ruh durumunu bir anda değiştiren, coşturan bir etki ve özelliğe sahiptir. Müjdeye aslında hayırlı, güzel haber de diyebiliriz.
Kuranı Kerim kendisine tabi olanları cennet ve kendileri için hazırlanış birçok nimetlerle müjdeler. “Müminler için hidayet, rehber ve müjdedir.” (Neml, 2)
4-Problemlerin Hallinde Bir Kılavuz olması: “Ey iman edenler! Allah a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne götürün (onların talimatına göre halledin) böyle yapmak hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 59)
Allahu Teala, her peygamberi ve onlara indirdiği kitapları insanlar arsından çıkan sorunlarda ve ihtilaflarda hakem olsun diye göndermiştir.(Bakara, 213) Müminlere düşen de aralarındaki sorun ve ihtilaflarda Kuran prensiplerine göre hareket etmektir.
5-Karanlıklardan Aydınlığa Çıkarmak: “Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura (aydınlığa), O övgüye layık, Aziz olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.”(İbrahim, 14/1)
ben yorum değil soru göndermek istiyorum
peygamberler(S.A.V.) neden gönderilmiştir?_en kısa zamanda öğrenmek istiyorum en fazla30 dk.
PEYGAMBERLER NEDEN GÖNDERİLMİŞTİR?
Her düşünce sistemi, sahip olduğu insan algısına göre, insanın nasıl yaşayacağı ve eğitileceğiyle ilgili bir görüşe sahiptir. Bu, onun eğitim zihniyetidir. İnsan anlayışlarındaki farklılıklara göre, insanı eğitmemiz ve dolayısıyla yaşam tarzlarımız da farklılaşır. Müslümanların eğitim telakkisi de, İslâm’ın insan anlayışından kaynaklanır. Eğitimle ilgili modellemelerini bugün genelde Batı’dan alan İslâm dünyasının, kendi düşünce temellerinden neşet eden bir eğitim teori ve pratiği oluşturmak için, kendi kavramlarını tahlil etmesi gerekir. Bu yönde bir gayretin yönlendirmesiyle bu yazıda, “peygamberlik” mefhumunun, insan anlayışı ve eğitim zihniyetimizin temelindeki merkezi konumuna dikkat çekeceğiz.
Peygamberlik, insan olmanın zorunlu bir koşuludur
Peygamberlerin niçin var olduğuyla ilgili söylenebilecek ilk neden, “Allah’ın buyruklarını insanlara ulaştırmak”tır. Peygamber, bir “elçi”dir; insanlara doğru yolu göstermek için Allah tarafından seçilmiş kişidir.
Bu temel hakikati tespit etmekle birlikte, “niçin peygamber vardır?” sorumuzun içinde halen yanıtlanmamış bir bölüm bulunmaktadır: peygamber gönderilmesine neden gerek duyulmuştur? Bu ikinci soruyu da kısaca , “insanın ihtiyacı olduğu için” diye yanıtlamak mümkündür. Ancak bu ihtiyaç, biri olmazsa diğerinin bir anlam ifade etmeyeceği tarzda bir zorunluluğu ifade etmektedir. İnsanın “ne tür bir varlık olduğu”, peygamberin de “niçin var olduğu” sorularının birbiriyle olan zorunlu ilişkisi, bizi şu hükme götürüyor:
Peygamberlik, insanın yeryüzündeki mevcudiyetine yönelik sistem içerisinde, bu sistemin önemli bir parçası olan bir mefhumdur. İnsanın varlık nedeni ve varoluş tarzı, “niçin peygamber vardır?” sorusunun yanıtını verir.
İnsanın varoluş tarzı ile peygamberin mevcudiyeti arasında zorunlu bir ilişkiden söz ettiğimizde, bu iki kavramdan yola çıkarak, “eğitim” kavramının temelindeki zihniyete de burada ulaşmış oluyoruz. Birbiriyle ilişkili bu kavramları biraz daha açarak bunların nasıl bir dünya görüşüne ve eğitim anlayışına işaret ettiği üzerinde duralım:
İnsanın varlık nedeni ve serüveni hakkında Kur’an-ı Kerîm’in sunduğu çerçeve özetle şöyledir: İnsan ‘kul’ olmak üzere vardır. Bu noktada aslında diğer varlıklar gibi olmakla birlikte, onlardan farklı yapısı nedeniyle, kulluğu da örneğin meleklerinkinden veya hayvanlarınkinden farklı tarzdadır. Allah, insan türünün ilk örneği olan Âdem’i özel bir yaratılışla varlık alanına çıkarılmıştır. Aslı topraktan olan, yeryüzünün gelecekteki bu hükümranına Allah ‘ruhum’ dediği varlık ilkesinden bir soluk üflemiş, ona isimlerin tamamını öğreterek bu isimlerin gösterdiği varlık şemasını kavratmış, nihayet meleklerin insana secde etmesini istemiştir. İlk insanın eşiyle birlikte cennetten çıkarılış öyküsü bir yandan insanın zaaflarına, öte yandan sonunda yeryüzünde halife kılınacak olan bu seçkin varlığın kaderine işaret etmektedir. Yeryüzünde halife olarak nitelenen insan, bu görevin gerektirdiği güçlerle donatılmıştır. İnsan, iyilik ve kötülüğü kavrayıp bunlardan birini seçme yeteneğine sahiptir. Olayları gözlemlemesi ve değerlendirmesi için ona göz, kulak ve kalp (akıl) verilmiştir. İnsanın imtihan varlığı olmasının bir gereği olarak nankörlük, geçici hazlara düşkünlük, cimrilik, umutsuzluk, unutkanlık, böbürlenme, acelecilik gibi zaafları da bulunmakta olup bu zaaflarını yenmeyi öğrenmelidir. Özünde en güzel şekilde yaratılan insan, bunu başaramadığı zaman, hayvanlardan da aşağı bir pozisyona düşebilir. Zıtlıkları içeren tüm bu özellikleriyle insan, diğer varlıkların alamayacağı bir şeyi, yani ‘emaneti’ yüklenen varlık olmuştur.
İnsanın varlık tarzına dair bu noktada özellikle şu iki hususun altını çizmek gerekiyor:
İlk olarak, anlaşılan o ki insan seçim yapmak ve seçimleriyle kendini inşa etmek pozisyonundadır. Amacı ve varlık yapısı budur. Seçimlerinin sonucunu yüklenir. Seçimlerini ne yönde yapacağıyla ilgili bir rehbere olan ihtiyacı bundandır. Peygamber; insan seçim yapan ve sonuçlarını yüklenen bir varlık olduğu için vardır. Ve Allah bir peygamber göndermedikçe insanı sorumlu tutmayacağını bildirmiştir. İnsan, akıl ve kalbin yanı sıra bir nefse; irade ve hürriyetin yanı sıra birtakım zaaflara sahip olduğu ve bu hal üzere var kılındığı için, peygamber de vardır:
“Ona iki yolu gösterdik.” (Beled, 90/10)
“De ki, Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 18/29)
“Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (Bakara, 2/151)
“Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı geçmiş olmasın.” (Fatır, 35/24)
İkinci olarak insan, bir şey bilmez olarak dünyaya gelir ve bir ortam içerisinde kendini bulur. Bu itibarla ne melekler, ne de hayvanlar gibi, tek bir hal üzeredir. İnsandaki özellikler kendinde bir imkân, bilkuvve bir durum olmakla birlikte, zaman ve mekâna bağlı olarak bilfiil hale gelir; dolayısıyla imkân olarak olgu öncesi, tahakkuk olarak olgu ile irtibatlıdır. Mesela her bir insan konuşabilir, bilebilir, umabilir, talep ve irade edebilir; ancak hangi dili konuşacağı, neleri bileceği, neleri talep ve irade edeceği, nelerden kaçacağı, insanın içine atıldığı dünya içinde anlamını ve hakikatini kazanacaktır (Görgün, 2003).
Dolayısıyla “insan” olabilmek ve yaratılış amacı doğrultusunda kendini gerçekleştirmenin mümkün olabilmesi, insanın yaşadığı çevre içinde mümkün olur. Hz. Âdem’in isimleri öğrenmesi, aslında bu ilk “çevre” ve ilk öğrenmedir. İnsan, isimleri öğrenmekle işler hale gelmiştir. Örneğin doğada yalnız başına hayvanlarla birlikte büyüyen insan yavrularının, hayvanlara benzer bir tavır içinde bulundukları bilinmektedir. Hz. Âdem’in durumu bundan farklıdır, ona Allah tarafından isimlerin öğretilmesi bu iletişime, kelimeler âlemine girmesini ifade eder. İnsan, kendi cinsinden olan bir grup içinde öğrenmekle insan olur.
Daha ilk yaratılışından beri yeryüzüne gelişinin öncesinde insan yalnız değildir; yalnız yaşamak için yaratılmamıştır. Diğer canlıların da yeryüzünde yalnız olmadıkları, sayıca çok oldukları söylenebilir. Ancak insanın yalnız olmayışı, onun doğasında bulunan ‘başkasında varoluş’ diyebileceğimiz bir durumun yansımasıdır. Örneğin, hayvanlar, bir sürü içinde dahi olsalar yalnızmış gibidirler, toplu yaşayış ancak bir içgüdü benzerliğidir. Aynı hal bitkilerde de görülür. Bir ormanın ağaçları bir çeşit zümre gibi görünse de, her ağacın kendi başına hayatı vardır. Karınca ve arıların yardımlaşmaya dayalı hayatı, onların içgüdüleri gereğince mekanik olarak birbirine benzer hareketleri yapmalarındandır. Ancak insan, yeryüzündeki varlığının başlamasıyla birlikte, insan olma varlığını başka insanlarla birlikte edinir. İnsanın kendisiyle ilgili şuuru, kendi başına değil başka şuurlarla birlikte gelişir (Ülken, 1967). Dolayısıyla insanın insanlığının, belirli bir çevre içinde belli olduğu söylenebilir. İnsan, hemcinslerinden oluşan bir çevre içerisinde kendisini bulur. Kendisindeki potansiyeller işler hale gelir.
“Peygamber” kavramı bu noktada sistem içinde yerini almaktadır. Peygamber, insanın kendiliğinden olmayışı, kendi başına kalmayışı demektir. Peygamber, insan olmak için gerekli olan “çevre”dir. Âdem’e isimler öğretilmemişken, ne ve kim olduğuna dair hiçbir fikre, etrafındakilere dair hiç bir adlandırma işlevine malik değilken yeryüzüne öylece gönderildiğini bir düşünün. Bu durumda meleklerin, insanın yaratılacağını duyduklarında verdikleri ilk tepki olan “yeryüzünde kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın” hükmü doğru olurdu. Fakat Allah, gerek isimleri öğretmek, gerekse peygamberler göndermekle, bu varlığın bambaşka bir şey olduğunun ortaya çıkmasını murat etmiştir.
Dolayısıyla peygamber, insan gerçek anlamda ‘insan’ olabilsin diye vardır. İnsanın yeryüzündeki varlığına dair sistem içerisinden peygamber kavramını çıkardığımızda, insan, şimdi olduğumuz insan olmayacaktır. Bulunduğumuz noktada, peygamberlik müessesesinin mevcudiyet ve gereğine ilişkin (yapılabilecek) bir şüphe ve sorgulama da zeminini kaybedecektir. Zira, bu sorgulama ve düşünme işlemini yapabilecek kapasiteyi dahi, peygamberin varlığı ile insana sunulan yaşam tarzına, yani, kendi başına bırakılmamışlığa borçluyuz.
Peygamber kavramından eğitim zihniyetine
yarısı gelmedi heralde
sevgili ziyaretçi peygamberimizin ve peygamberlerin gönderiliş sebepelri için cevap:
İnsanlar Niçin Peygamberlere Muhtaçtırlar?
İnsanlar kendi akıllarıyla Allah’ın varlık ve birliğini anlayabilseler bile, O’na mahsus sıfatları tamamen kavrayamazlar. Ona ne şekilde ibâdet edileceğini bilemezler. åhiret işlerini, âhiretteki mes’ûliyeti idrâk edemezler. Bütün bu hususları Allah’ın kendilerine bildirip öğretmesine muhtaçtırlar.
İşte Allah, insanların bu ihtiyaçlarına cevab vermek üzere, onlara peygamberler göndermiştir. Onlar vasıtasıyla, bilmeye muhtaç oldukları maddî ve mânevî her hususu insanlara öğretmiştir.
Eğer peygamberler gelmeseydi, insanlar Allah’ın varlık ve birliğini bilmenin dışında, hiçbir dinî hükümle mükellef tutulamazlardı. Hattâ bâzı Kelâm âlimlerine göre, Allah’ın varlığını, birliğini anlamaktan bile mes’ul olmazlardı. Nitekim âyet-i kerîmede de:
“Resûl göndermediğimiz müddetçe, hiçbir kavme azâb edici değiliz.” (el-İsrâ, 15) buyurulmuştur.
İnsanlık hiçbir şey’i bilmez durumda iken her şey’i, her san’atı ve her hüneri peygamberlerden öğrenmişlerdir. Dünya ve âhirette mutlu olmanın ve huzurlu yaşamanın yollarını, birbirleriyle hoş geçinme düsturlarını, ahlâk ve görgü kaidelerini insanlara öğreten yine peygamberler olmuştur.
niye kuranı kerimi niçin göndermişler yazıyıom çok uzun çıkıyo insanlar diyiyoki bizler internetten kısa bilgiler alalım ama
tam tersi kitapta yazanlar daha kısa…………….
yeter artık………………………
kur’an niçin gönderilmiştir?
sıkça sorulan bu soruya kısaca şöyle cevap verebiliriz:
İnsanları bir Allah’a çağırıp insanların hem dünya hem de ahiret huzurunu sağlamak için
siteniz çok güzel ama bazı bilgiler yok ama genede siteniz güzel
sitenizde sadaka ile ilgili hiç birşey yok
saygılarımla,
allh herkese nasip etsin
ben bu siteyi beğendim araştırma ödevimi aradaım bulamadım ama en sonunda bu siteyi buldum araştırma ödevimi buradan bilginerek yazdım
bu yazılar çok güzel kim yazdıysa ellerine sağlık ama kuranın neden gönderildiğini daha çok yazsa daha güzel olurdu ama yinede saolun bu siteyi açtığınız için (yazanlar doğru)
bence güzel bir site bazı bilgiler yok ama
iyiki siteyi açmışınız:D
Ali Karataş
Allah’ın en büyük mucizelerinden biri olan Kur’an-ı Kerim; insan müdahalesinden korunmuş, tutarlı, derin ve eşsiz bir hazine, insanlığa kılavuz, rahmet ve en büyük hediye olarak gönderilmiş bir nurdur. Varlığa, ölüme ve ölüm sonrasına anlam kazandırır. Neden var olduğumuzu ve varlığımızı nasıl sürdürmemiz gerektiğini öğretir. Hak ile batılı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, birbirinden ayırır; doğruya ve hayra yönlendirir.
Hatırlatıcıdır, uyarıcıdır, ibretliktir. Okunmak için, anlaşılmak için ayetleri üzerine derin derin düşünmek için gönderilmiştir. Yaratanı tanıtır, âlemi tanıtır, geçmiş nesilleri tanıtır. Bütün bunların gerçekliğini bulması için kendisi ile diyaloga girilmesini ister. Diyalogun ilkelerini de kendisiyle iletişime geçmek isteyenlere ifade eder. Dolayısı ile Kur’an’la nasıl iletişim kurulacağı bilinmesi gerekli önemli bir noktadır.
Kur’an’la diyalog kurmak istediğimizde bunu bir amaca binaen yaparız. Amacımız, onun gönderilme sebeplerini pratiğe dökücü mahiyette olmalıdır. Bunun için öncelikle Kur’an’ın insanlığa hangi amaca binaen indirildiği bilinmelidir.
Biz, bu çalışmamızda Kur’an’ın gönderilme amacını Kur’an’dan yola çıkarak ortaya koyacağız. Daha sonra(Bir sonraki yazımızda) Kur’an’la karşılaşmadan önce yapılması gerekenleri ve Kur’an’la karşılaşma esnasında nelere dikkat etmemiz gerektiğini yine Kur’an’ın kendisinden ve Peygamberimizin hadislerinden yola çıkarak açıklamaya çalışacağız.
A-TANIMI:
İslâm inanışına göre Kur’an, Yaratan’ın, kullarına son hitabı olarak vahyedip yeryüzüne indirdiği, Hz. Peygamber (a.s.) vasıtasıyla insanlığa tebliğe dilmiş semavî/ilahi bir beyandır.
Son vahiy dini olan İslâm’ın kutsal kitabı Kur’an, tercih edilen görüşe göre, “karae” fiilinden gelen bir mastar olup, Allah’ın son kitabına özel ad olmuştur. Kök anlamı; okumak, toplamak, bir araya getirmek olan Kur’an şu şekilde de tanımlanabilir: “Yüce Allah tarafından Hz. Muhammed’e Arapça olarak indirilmiş, bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, Mushaflarda yazılı, okunması ile ibadet olunan ve Fatiha Suresi ile başlayıp Nâs Suresi ile sona eren Allah’ın kelâmıdır.”
B-GÖNDERİLİŞ AMACI:
Aşkın olan Allah’ın yeryüzüne hitabı olan Kur’an elbette bir amaç ve görevi ifa etmek üzere gönderilmiştir. Görevlerini de kendisi okuyanlarına göstermektedir. Şimdi Kur’an’dan hareketle gönderiliş/indiriliş amaçlarını ortaya koymaya çalışalım.
1-Muttakilere Rehberlik Etmek:
Muttaki, Allah korkusuyla kendini günahlardan uzak tutarak Allah’ın azabından korunan ve böylelikle Allah’tan gereğince sakınan, O’na saygıda kusur etmeyen kimsedir. Muttakilerin özellikleri şunlardır:
a-İman: “Fakat asıl birr (iyilik) Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman edenlerinkidir.”
Muttakinin ilk ve temel vasfı imandır. Çünkü iman, takvanın esası, takvâ ise imanın binasıdır. Temelsiz bina kurulamayacağı gibi, sadece temele de bina denilemez. Aksi taktirde eksik olmaktan kurtulamaz.
Muttakilerin iman özelliği diğer âyetlerde de birçok defa yer almakta, hatta bazen iman edenler ile muttakiler birbirleri yerlerine kullanılmaktadır. “İşte bu kitap, kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakiler için hidâyet (yol gösterici) ‘dir. Onlar (muttakiler) ki gayba iman ederler ” (el- Bakara, 2/1-2)
b- İnfak: Muttaki malını seve seve yakınlarına, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve kölelere (veya esirlere) infak eden kimsedir.
“Ve onlar (muttakiler) kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler”(el-Bakara, 2/4). “Onlar (muttakiler) bollukta ve darlıkta infak ederler” (Ali-İmran, 3/134).
“Mallarınız ve evlatlarınız sizin ipin bir fitnedir. Büyük mükâfat ise Allah katındadır. O halde gücünüz yettiğince ve Allah’tan ittika edin, dinleyin, itaat edin ve kendiniz için mal infak edin. Kim nefsinin (koyu) cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (et-Teğâbun, 64/I5-16).
c- Namaz. Muttakilerin en belirgin özelliklerinden biri de namaz kılmalarıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de müteaddit defalar muttakilerin, mü’minlerin bu özellikleri vurgulanır: “Bu (Kur’ân) kendisinde hiç şüphe olmayan ve muttakiler için hidayet rehberi kitaptır. Onlar gayba iman eden ve namazı kılanlardır” (el-Bakara, 2/2-3).
“Sen yüzünü muvahhit olarak dine çevir. Hepiniz O’na dönün, O’ndan ittika edin; namazı kılın, müşriklerden olmayın?” (er-Rum, 30/30-31).
d- Zekât Verme:
Zekât, Allahu Teâlâ’nın zenginin servetinden fakire hak olarak tanıdığı ve İslâm’ın sosyal vergisi olarak ödenmesi gereken bir farizadır. Mal ve mümkün asıl sahibi Allahu Teâlâ olduğundan kullarına servet ihsan ederken bu servetten fakirlere zekât ismi altında bir hak ayırmalarını da şart koşmuştur. Daha önceki konularda zekâtla sadaka mutlak olarak zikredildiği halde buradaki ayet-i kerime de önce Allah yolunda verilecek sadaka, sonra da zekât beyan edilmektedir. Bu konuda açıkça anlaşılıyor ki sadaka zekâtın yerini tutmadığı gibi, zekât da sadakanın yerini tutamamaktadır. Zekât farz kılınan bir vergi, sadaka ise gönülden kopan bir yardımdır. “Birr” denen hayır ancak kişinin icrasıyla gerçekleşir. Her ikisi de İslâm’ın emirlerindendir “Ve (asıl birr, iyilik) zekâtı vereninkidir. “
e- Ahde Vefa: İslâm’ın prensip edindiği ahde vefa imanın, ihsanın ve insanlığın alâmeti olarak Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde zikredilir. Fertler, milletler ve devletlerarasında itimat ve güvenin sağlanabilmesi için ahde vefa şarttır. Bu ise, Allah’la kullar arasındaki “ahd”e vefa etmekle başlar. Bu özelliğe sahip olunmadığı takdirde hayatı kararsızlık ve endişe kaplar; kimse kimsenin vaadine güvenmez ve insanoğluna itimat edilemez. İslâm’ın takip ettiği ahde vefa prensibi sayesinde insanlık en yüksek zirveye ulaşmıştır. Bu zirveye ancak İslam nizamı ve hidayeti sayesinde ulaşılır. “Ve(asıl birr, iyilik) ahitleştiklerinde de ahitlerinde duranlarınkidir.”
“Hayır! Kim ahdini yerine getirir ve ittika ederse şüphesiz Allah da muttakileri sever” (Âli-İmran, 3/176).
f- Sabır: Takva, hakka ulaştıran bir yoldur. Takva yolu çeşitli zorluk ve meşakkatlerle doludur. Bu meşakkatler ve engelleri sabrederek aşmak takvadır. “Ve (asıl iyilik-birr-)zorda, darda ve savaş zamanında sabredenlerinkidir”
“Eğer sabredip ittika ederseniz, onların (düşmanların) hileleri size zarar vermez” (Âli İmrân, 3/120).
g- Öfkelerini Yutmak: Öfke kızgınlıktan dolayı kalbin alevlenmesi halidir. Onun yenilmesi ise kişinin kendisini sabra yöneltip tutması ve öfkenin herhangi bir etkisini ortaya çıkarmamasıdır.”Genişliği gökler ve yer kadar olan Cennetin kendileri için hazırlandığı muttakiler, bollukta ve darlıkta infak ederler ve öfkelerini yutarlar” (Ali İmran, 3/134).
h- İnsanları Bağışlamak: İnsanları, affetmek Allah’ın kanununu çiğneme hususunda değil insanın kendi şahsına karşı yapılmış bir hatayı affetmektir. Yoksa Allah’ın dini hususunda müsamaha olmaz. ). Öfkelerini yenmekle insanları bağışlamak birbirini izleyen özelliklerdir. Öfkeyi yenmenin pratik olarak görünüşü insanları affetmektir.”(O muttakiler) insanları bağışlayanlardır” (Âli İmran, 3/134
ı- Günahlardan Derhal Mağfiret Dileme: Muttakilerin en önemli vasıflarından biri de Allah’tan istiğfar dilemektir. Bu vasıf kişinin Allah’ı unutmadığını, devamlı Allah’ın murakabesi altında bulunduğunu hissettiğini, bu dinin sahibi Allah (c.c.)’dan gerçekten ittika ettiğini gösterir.
“(O muttakiler) çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı anarak hemen günahları için mağfiret dileyenlerdir. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” Cenabı Allah bir başka ayet-i kerimede muttakilerin vasfını şöyle belirtiyor: “Takvaya erenler, şeytan tarafından bir arızaya uğratılınca (Allah’ı) hatırlar, anarlar ve hemen gerçeği görürler” (el-Araf, 7/201).
i- Hatada ısrarlı olmamak: “(Muttakiler) bir de işledikleri (günah) üzerinde bile bile ısrar etmeyenlerdir” (Âli İmran, 3/135).
j- Kur’an-ı Kerim ve Rasule tâbi olmak:”Allah’tan ittika edin de aralarınızı düzeltip Allah’a ve Peygamberine itaat edin” (el-Enfâl, 8/1). “Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat eder, Allah’tan korkarsa ve O’ndan ittika ederse işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” (en-Nur, 24/52).
k- Dostluklarında samimi ve devamlı olmak: “Dostlar o (Kıyamet) günü birbirine düşmandır. Muttakiler müstesna” (ez-Zuhruf, 43/67).
l- Adil olmak:“Ey iman edenler, Allah için adâleti ayakta tutan, adâlete şahitlik eden (kimse)ler olun. Bir kavme olan kininiz sizi adaletli olmaktan alıkoymasın. Adil olun ki, bu takvaya en yakın olandır. Ve Allah’tan ittika edin. “
m- Nasihat ve Tebliğ Etmek:
“Ayetlerimiz hususunda (olur olmaz) sözlere dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir mevzuya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa hatırlar hatırlamaz o zalimler topluluğun yanlarında oturup kalma. Onların hesapları ittika edenlere düşmez. Fakat (muttakilerin) üzerlerine düşen bir hatırlatma (nasihat, tebliğ)dir. Olur ki, o (zalimler bu nasihat vesilesiyle) ittiba ederler: “
n- Salih Amel İstemek, Geceleri İbadet Etmek:
“Şüphesiz ki, muttakiler Rablerinin kendilerine vermiş olduklarını almış olarak cennetlerde pınarlardadırlar. Çünkü onlar bundan evvel muhsinler idiler. Onlar gecenin (ancak) az bir kısmında uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi. Ve onların mallarında dilenci ve yoksulun (ayrılmış) bir hakkı vardı” (ez-Zariyât, 51/19).
o- Cihat Etmek: “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler mallarıyla ve canlarıyla cihat etmek (ten kaçınma) hususunda senden izin istemezler. Allah muttakileri bilendir (et-Tevbe, 9/44). (Muammer Ertan, İslam Ansiklopedisi, http://www.kuranikerim.com/)
2-Diri olanları İnzar etmek:” Hayat sahibi olan kimseyi inzar etmesi ve kâfirler üzerine de azabın tahakkuk etmesi için (O Kur’an’ı) indirdik.”
İnzar, içinde korku bulunan haber vermedir. (el-Müfredat, el-Isfahani) Ayetteki “hayy”(diri) kelimesi hayatta olan, canlı anlamına gelmektedir. Burada kastedilen ise diğer varlıklardan ayrı olarak insanın akletme ve akli melekelerini kullanma özelliğidir. Yoksa akli melekelerini kullanamama inzar için bir fayda vermeyecektir Zemahşeri’ye göre de akılı olan, düşünenler anlamına gelmektedir. İnsan düşünmediğinde, aklını kullanmadığında gafil olur, gafil olmak ise ölü olmak gibidir.(Zeki Duman, Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, s.74) Acaba gerçekten ölmüş olanlar için durum nedir?
“Sen ölülere; arkasını dönüp kaçarken işitmek istemeyen sağırlara çağrıyı işittiremezsin!”(Neml, 27/80, Rum, 30/51) benzeri bir ayette Fatır suresi, 35 ayettir. Buna göre kabirdekilerin çağrıyı işitmeleri mümkün değildir. Bu ayetlerde ifade edildiği gibi, görüleceği üzere Kur’an’ın inzar özelliği yaşayan ve akli melekelerini kullanma özelliğine sahip insanlar için geçerlidir.
3-İnananları Müjdelemek: Müjde, her insanın duyduğunda sevindiği,
gönlünün şâd olduğu özel ve muhteşem anları ifade eder. Her müjde insanın o anki ruh durumunu bir anda değiştiren, coşturan bir etki ve özelliğe sahiptir. Müjdeye aslında hayırlı, güzel haber de diyebiliriz.
Kuranı Kerim kendisine tabi olanları cennet ve kendileri için hazırlanış birçok nimetlerle müjdeler. “Müminler için hidayet, rehber ve müjdedir.” (Neml, 2)
4-Problemlerin Hallinde Bir Kılavuz olması: “Ey iman edenler! Allah a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne götürün (onların talimatına göre halledin) böyle yapmak hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 59)
Allahu Teala, her peygamberi ve onlara indirdiği kitapları insanlar arsından çıkan sorunlarda ve ihtilaflarda hakem olsun diye göndermiştir.(Bakara, 213) Müminlere düşen de aralarındaki sorun ve ihtilaflarda Kuran prensiplerine göre hareket etmektir.
çok güzel yhaaaaaa
okuyamadım
çok uzun ben oraya kısa yazı yazmıştım ama çok güzel
çok süper çok güzelllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll müthişşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş
ama