Ödev sor köşemizi ziyaret eden okurumuz Kur’an’ın nitelikleri ve konuları ile ilgili bir yazı koymamızı istemiştir. ilgili istekle ilgili ilk adım dergisinde bulduğumuz iki yazıyı koyduk. faydalı olması dileğiyle

Kur’an-ı Kerim; isimleri, muhteviyatı, özellikleri

Kaynak: İlkadım Dergisi

Ömer Çavuşoğlu

Tarifi ve isimleri: Kur’an’ın hangi kökten geldiğine dair değişik görüşler olmasına rağmen hakim olan görüşe göre Kur’an kelimesi Karae kökünden gelen bir ism-i mastardır. Karae’nin ilk manası: Şeyleri bir araya topladı demektir. Aynı zamanda okudu veya takrir etti, manasına da gelir. Bütün semavî kitaplar arasında bu kitabın Kur’an ismini alması bütün ilahî kitapların ve belki de bütün ilimlerin semeresini kendinde toplamasındandır. Bu kelime aynı zamanda okunan veya okunması icap eden bir kitap manasına da gelir. Bugün dünyada Kuran’ın en çok okunan kitap olduğunu düşünürsek bu hükmü, mucizevi bir işaret olarak kabul edebiliriz.(1)

Kur’an-ı Kerim’in terim anlamıyla ilgili olarak çeşitli tanımlamalar yapılmış, bunlar büyük ölçüde bir araya getirilerek şöyle bir tarife ulaşılmıştır:

“Kur’an, Allah (cc) tarafından Cebrail vasıtasıyla mahiyeti bilinmeyen bir şekilde son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) indirilen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, okunmasıyla ibadet edilen, Fatiha suresiyle başlayıp Nas suresiyle biten, başkalarının benzerini getirmekten aciz kaldığı Arapça muciz bir kelamdır.”

Bu tanıma göre Hz. Peygambere indirilmeyen kitap ve sayfalara, Kur’an’ın tercümesine veya Kur’an’ın manalarının Arapça olarak başka kelimelerle ifade edilmiş şekline, Hz. Osman’ın Mushaflarının hattına uymayan kıraatlere ve kutsî hadislere Kur’an denilemez.

Ulema, elli beş kadar ismi; “bunlar Kur’an’ın isimleridir” diye eserlerinde zikretseler de, Kur’an-ı Kerim’in diğer en meşhur isimleri şunlardır: Tenzîl, Kitab, Furkan, Zikr, Vahy, Kelamullah.

Kur’an-ı Kerim’in muhtevası

A- Mekkî Sureler

1. Mekke toplumunda katı bir putperestlik inancı ve kabileci, maddeci, hazcı bir ahlak ve hayat anlayışı hakim olduğu için bu dönemde nazil olan surelerde ağırlıklı olarak Allah’ın birliğine, kudretine ve lütufkarlığına, ahiret gününe ve ba’s, haşir, amellerin karşılığı gibi ahiret meselelerine dair ayetlerle insanlarda merhamet ve feragat duygularını geliştirmeyi, temel haklar bakımından insanlığın eşitliği fikrine dayalı bir ahlak bilinci oluşturmayı hedefleyen ayetleri geniş yer tutar. Bu surelerde genellikle tevhit ve ahiret konuları hakkında insanın bizzat kendi oluşumundan, canlı ve cansız tabiattan deliller gösterilir ve insanlar akıllarını kullanarak bunlardan yararlanmaya çalışılır.

2- Mekkî sureler de putperestlerin tutumlarının gün geçtikçe olumsuzlaşmasına paralel olarak üslubun giderek sertleştiği görülür (Mesela: Fussilet 26-29, Müzzemmil 10-15). Müşriklerle yoğun bir mücadeleye girilerek putperestliğin anlamsızlığını, putların hiçliğini, onlara tapınmanın gereksizliğini ortaya koymak, müşriklerin vahiy, peygamberlik ve meleklerle ilgili itirazlarını reddedip yanlış telakkilerini düzeltmek üzere çeşitli deliller gösterilir.

3- Kıyamet ve ahiret tasvirine, inkarcıların acı akıbetlerinin ve mü’minlerin nail olacakları lütufların anlatımına yer verilir. Kıyamet ve ahiret tasvirlerinde muhtevaya uygun biçimde çok yüksek bir edebi üslubun hakim olduğu görülür.

4- “Dinin ana gayeleri” (makasıdüş şeria) denilen ve bütün dinlerin ortak amaçları olarak görülen din, can, akıl, mal ve nesebin korunması hususundaki temel hükümlerle fazilet ve ahlak prensipleri de Mekkî surelerin ağırlıklı konularındandır.

5- Daha çok Mekke döneminin ortalarında nazil olmaya başlayan ve hacimleri gittikçe genişleyen surelerde geçmiş peygamberlerin kıssalarından bahsedilir.

6- Yüksek bir edebi zevkin hakim olduğu Mekke ortamında nazil olan surelerin fesahat ve belağat değeri de çok yüksektir. Çoğunlukta kısa hacimli olan bu surelerde iyi niyetli insanları, gönülleri hidayete açık olanları derinden etkileyip ikna etmeyi, buna karşılık batıl inançlarını, zulme ve haksızlıklarını sürdürmekte ısrar eden müşrik aristokratlara meydan okuyup onları aciz bırakmayı hedefleyen bir üslup hakimdir.

Mekke devrinde inen surelerin genel muhtevasını, “ilahi iradeye dayalı yeni bir toplum kurmanın inanç ve ahlak temelini oluşturacak ilkeler” şeklinde özetlemek mümkündür.

B- Medenî Sureler

1-Medenî surelerde Mekkî surelerin ihtiva ettiği başlıca konuların yanında ibadetler ve muamelat konuları ağırlık, kazanmıştır. Ayrıca Kur’anı Kerim’de seksen sekiz yerde tekrar edilen “ey iman edenler” tarzındaki hitabın tamamı Medine’de inen ayetlerde yer almaktadır.

2- Medine-i Münevvere’de Peygamberimizin şahsiyeti, peygamberlik nüfuzu yanında siyasi liderlik, nüfuzu ile de donatılmış, müminlerin iç meselelerinin çözümündeki rolü belirgin bir şekilde ortaya konmuştur. Nitekim özellikle Medenî surelerde tekrar edilen Allah’a ve Rasulüne itaat buyruğu ile bu itaatten yüz çevirenlere yönelik ciddi eleştiriler bunu açıkça göstermektedir.

3- Medenî surelerin en uzunlarından olan Bakara ve Al-i İmran olmak üzere bu dönemde inen bazı surelerde Yahudilere ve genel olarak ehl-i kitaba, onların tarihlerine oldukça geniş yer verilmiştir.

4- Medine’de İslam’a düşman olmakla birlikte müslümanların her geçen gün güçlenmesi karşısında Peygamber Efendimizle açıktan mücadele etmeyi göze alamayan bir Arap ve Yahudi topluluğu ortaya çıkmış, “münafık” denilen bu toplulukla ilgili meseleler Medenî surelerin muhtevasında ağırlık kazanmıştır.

5- Medenî surelerin muhtevasında müslümanların gerçekleştirdikleri savaşlarla bunların sonuçlarına genel olarak savaş hükümlerine ve diplomasi kurallarına geniş yer verilmiştir.

6- Medenî surelerin muhtevasını oluşturan konular fesahat ve belağat sergilemeye, şiirsel bir dil kullanmaya Mekkî surelerin konuları kadar elverişli olmadığından bu surelerin üslubu muhtevaya uygun olarak daha sadedir. Sembolik ifadelere, mecaz ve istiarelere daha az yer verilmiş, anlatımda açıklık ağırlık kazanmıştır.

İcazı ve üslubu

Peygamberimizin en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerimdir. Kur’an kendisinin mucize oluşunun Allah’tan başka hiçbir gücün onun bir benzerini gerçekleştiremeyeceğini bildirmek ve bu hususta inkarcılara meydan okumak suretiyle ispat etmiştir. Üç aşamada gerçekleşen bu meydan okumada önce inkarcılardan eğer gerçekten Kur’an’ın kul sözü olduğuna inanıyorlarsa o zamana kadar inen kısmının bir benzerini kendilerinin yazıp getirmelerini istemiştir. Bunu başaramadıkları anlaşılınca ikinci aşamada iddialarında samimi iseler Kur’an surelerine benzer 10 sure getirmeleri, aksi halde gerçeği kabul edip müslüman olmaları istenmiştir. Üçüncü aşamada Kur’anın Allah (cc)’ın kelamı olduğu teyit edildikten sonra Kur’an’ın bir suresinin benzerini getirmeleri istenmiştir. (Yunus: 37-38) Kur’an-ı Kerim’in bu meydan okuması Kıyamete değin devam etmektedir. Kur’an Peygamberimizin en büyük mucizesi olup; mantıki olarak risaleti ebedi olan peygamberin mucizesinin de ebedi olması gerekir.

Kur’an’ın dili ve üslubu hakkında belirtilen özelliklerden belli başlıcaları:

1- Mevcut edebi şekillerden farklı oluşu:

Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Arapça’da nazım ve nesir olmak üzere iki edebi şekil vardır. Alimlerin çoğunluğuna göre Kur’an’ın söz dizimini ve üslubunu bunlardan hiç birine dahil etmek mümkün değildi. Velid b. Mugire’nin “Arap şiirini, kasidesini, recezini benden daha iyi bilen yoktur. Muhammed’in söylediği Kur’an bunlardan hiçbirine benzemiyor” şeklindeki ifadesi de bunu göstermektedir.

2- Lafız ve Mana Dengesi:

Kur’an’ın ifadelerini oluşturan kelimeleri öyle seçilmiştir ki bunlar maksadı eksik ve fazla olmadan anlatır, onda anlam kelimeyle tam olarak bürünüp lafız halini alır. Kısa ve özlü anlatımın tercih edildiği yerlerde mana ihmal edilmediği gibi muhtevanın ayrıntısına girilmesi gereken yerlerde de söz israfına gidilmez.

3- Gönüllere tesir edişi:

Kur’an’ın insanı etkisine alan ve kendisine çeken onu kuşatan bir özelliği vardır. Bazı ayetleri kulaklara çarptığı anda insana sevinç ve haz verir, onu ferahlatır; bazı ayetlerde korku ve dehşetle ürpertir. Bir çok gayri müslim Kur’an’ın bu etkisi sayesinde müslüman olmuş, düşmanlıkları dostluklara, inkarları imana dönüşmüştür.

4- Ses ve terkip nizamında ortaya çıkan ahenk:

Kur’an’daki harflerin kelimelerin ve cümlelerin seslendirilmesi esnasında ortaya çıkan, kulağa ve ruha hoş gelen, diğer söz türlerinde hiç rastlanmayan bir musiki vardır. Fonetik açıdan Kur’an, şehirlilerin ifadesindeki yumuşaklıkla bedevilerin anlatış tarzındaki sertliği hikmetli bir ölçüde birleştirerek meydana getirdiği ahenkli bir ses sayesinde ancak zihinlerde tasavvur edilebilen bir ses armonisi gerçekleştirmiştir.

5- Edebi tasvir:

Edebi tasvirleri açısından bakıldığında Kur’an’ın nazmındaki musikiye ve cümle terkiplerindeki intizam ve irtibata ilave olarak kendine özgü şiirsel ve insanları cezbeden, onları Kur’an’ın güzelliğine götüren tasvir üslubu da onun icaz yönlerinden biri olarak görülür. Kur’an’ı dinleyen bir kimse, bu tasvirin okunmakta olan bir kelam olduğunu unutup onu bizzat şahit olduğu bir hadise olarak zihninde canlandırır. Anlatılan kıssa hayatın hikayesi olmaktan çıkar, bizzat hayatın kendisi olur. Kur’an’da geniş yer tutan kıssalar kıyametle ilgili sahneler insan tipleri, vicdanlara seslenişler, ruhi haller, zihinde oluşan tablolar, İslam davetinin karşılaştığı hadiseleri hep tasvir metoduyla anlatılır.

6- Edebi türlerin hepsinde mükemmel oluşu:

Kur’an, teşri, kıssa, tarih, cedel ve münazara, mev’iza gibi edebi türlerin hepsinde fesahatini en yüksek seviyede daima korumuş, surelerde ve konudan diğerine geçişleri en mükemmel şekilde sağlamıştır.

7- Aynı anda farklı seviyelere hitap etmesi:

Bir çok ayetin ilk bakışta kavranan manası aynı kalmakla birlikte daha derinden tefekkür yapıldığında farklı kültür düzeyindeki insanlarca sezilebilen iç anlamları, anlam katmanları da bulunabilir; hatta onun manalarından gelecek nesillere de yeni taraflar kalabilir.

8- Akla ve duyguya dengeli olarak hitap etmesi:

Kur’an’a has üslup tarzlarından biri de onun akla ve duyguya aynı anda hitap ederek her ikisini birden tatmin etmesidir.

Bu konuda bütün sözlerin özü: İcazın asıl sebebinin Onun (Kur’an’ın) Allah kelamı olmasından kaynaklanır.

Kur’an’ın muhtevası

İnsanları hem bu dünyadan hem de ahirette mutluluğa kavuşturmak için gönderilmiş bulunan Kur’an-ı Kerim’in muhtevasını şu şekilde özetleyebiliriz:

1- İtikad: Kur’an’ın kapsadığı konuların başında gelir.

2- İbadetler: Müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları ibadetler Kur’an’da yer alır.

3- Muamelat: Kur’an bir toplumun devamını sağlayan ve toplumu fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzenleyen bir takım hükümleri kapsar.

4- Ukubat: Toplumun düzenini bozan, insanın haklarını ve yasakları çiğneyen kimseler cezayı hak edecekleri için Kur’an bu konudaki hükümleri de kapsamaktadır.

5- Ahlak: Kur’an kişilerin dünya ve ahiret mutluluğunun sağlanmasına yardımcı olmak üzere onların uyması gerekli ahlaki kuralları vaz eder.

6- Nasihat ve Tavsiyeler: İnsanlara emir ve yasakları konusunda duyarlı olmalarını, nefislerine esir düşmemelerini, dünyayı ahirete tercih etmemelerini, dünyada imtihana çekildiklerini hatırlatan, çeşitli tehlikelerden koruyan çeşitli nasihatler ve tavsiyeler de Kur’an’ın içerdiği konular arasındadır.

7- Vaad ve Vaid: İman eden ve salih amel işleyen mü’minlerin cennetle mükafatlandırılacağını, isyan edip, inkar edenlerin ise cehenneme atılacaklarını haber veren pek çok ayet-i kerime vardır.

8- İlmi Gerçekler: Kur’an, insanlığa gerekli olan ilmi gerçeklerin ve tabiat kanunlarının ilham kaynağını teşkil eden ayetleri de kapsamaktadır.

9- Kıssalar: K. Kerim önceki ümmetler ve peygamberlerin hayatından da söz eder.

10. Dua: İnsan yapacağı işlerde sürekli Allah’ın yardımına muhtaç olduğu için Kur’an’da çeşitli dualar da yer almıştır.

Kur’an’ı diğer kutsal kitaplardan ayıran özellikler

1- O, peygamberimize diğer ilahi kitaplarda olduğu gibi toptan değil zamanın ve olayların akışına göre ayetler ve sureler halinde indirilmiştir.

2- Kur’an-ı Kerim son ilahî kitaptır ve ondan sonra başka bir ilahî kitap gelmeyecektir. Getirdiği hükümler kıyamete kadar geçerlidir.

3- Bize kadar hiç bozulmadan ve değişmeden gelmiş, kıyamete kadar da böyle gidecektir.

4- O, peygamberimizin mucizelerinin en büyüğü ve sürekli olanıdır.

5- Kur’an kapsadığı yüce gerçekler kıyamete kadar bütün insanların ve çağların ihtiyacını karşılayacak değerdedir.

6- Kur’an’ın bir diğer özelliği kolayca ezberlenebilir olmasıdır. Bu özellik tarihte hiçbir kitaba nasip olmamıştır.

7- Kur’an aynı zamanda başka din mensupları arasındaki ihtilafları çözüme kavuşturacak bir özelliğe sahiptir.

Kur’an-ı Kerim’in bizlere yüklediği temel görevler

1- Kur’an’ın Hak katından gelmiş ilahî bir kelam olduğuna inanmak.

2- Kur’an lafzını tanımak ve okumak.

3- Kur’an’ın manasını ve mesajını anlamaya çalışmak.

4- Kuran’ın emir ve tavsiyeleri istikametinde müslümanca yaşamak.

5- Kur’an’ın mesajını insanlık alemine duyurmak. n

Kaynakça

(1) TDV. İslam Ansk. 26 Cilt (2) TDV. İlmihal 1 (3) Altınoluk Der. 172. sayı (4) Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat (5) K. Kerim’in Tecvidi, Demirhan Ünlü (6) Risale, Sosyal Bilimler Ansk. 2. Cilt.

Kur’an’ın Temel Özellikleri

Doç. Dr. Mehmet Soysaldı

Kur’an-ı Kerim, insanlığın dünya ve ahirette mutluluk ve saadete erişmesi için gönderilmiş son ilâhî mesajdır. Bu yazımızda Yüce Allah’ın Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’e vahyettiği evrensel mesaj olan Kur’an’ı tanıtmaya çalışacağız.

Kur’an’ın belli başlı temel özellikleri şunlardır:

1. Kur’an, Allah kelâmıdır.

2. Kur’an, Arapça bir kitaptır.

3. Kur’an, tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah’ın koruması altındadır.

4. Kur’an mûciz bir kitaptır.

5. Kur’an, peyderpey indirilmiştir.

6. Kur’an evrensel bir kitaptır.

7. Kur’an, anlaşılıp, öğüt alınması için kolaylaştırılmıştır.

8. Kur’an, hidayet kaynağıdır.

Şimdi bu temel özellikleri ayetler ışığında açıklamak istiyoruz:

1. Kur’an, Allah kelâmıdır: İslama göre vahiy Allah’ın konuşmasıdır. Kendi iradesini dil aracılığıyla bildirmesidir. Fakat insana ait olmayan esrarengiz bir dille değil, insanın anlayabileceği bir dille konuşmasıdır. Allah’ın kendi iradesiyle yaptığı bu konuşma olmasa, yeryüzünde İslam’ın anladığı manada hiçbir din olmaz.(1) Bir Japon şarkiyatçının da dediği gibi, İslam, Allah konuştuğu zaman meydana gelmiştir.(2) Doğrudur; zira biz müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in Kelâmullah (Allah kelamı) olduğuna inanırız. Yüce Allah’ın ilâhî iradesini, biz kullarından neleri yapıp neleri yapmamamızı istediğini ancak O’nun kelâmı vasıtasıyla bilebiliriz. Nitekim şu ayet-i kerimede Kur’an, Kelâmullah olarak tavsif edilmektedir:

“Eğer müşriklerden biri, senden eman dilerse eman ver! Ta ki, Allah’ın kelâmını dinlesin, sonra onu emin olduğu yere kadar ulaştır”(3)

2. Kur’an, Arapça bir kitaptır: Allah Teala, engin bilgi hazinesinden(4) insanları bilgilendirmek istediği zaman vahiy almaya istidatlı olan(5) kullarından birini seçer ve ona, kelâmını o elçinin kavminin konuştuğu dil kalıplarına dökerek gönderir.(6) Yani Allah, her kavme kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş ve her peygambere de kendi konuştuğu dil ile vahyetmiştir.

Herhâlde, bir ümmete gönderilen ilâhî bir kitabın, o ümmetin diliyle gönderilmesi kadar tabii bir şey düşünülemez. Çünkü insan ne ile sorumlu tutulduğunu, ilâhî iradeye uygun hareket tarzlarının neler olduğunu bilmeden bu sorumluluğunu yerine getiremez. Elbette ki bu da, onun kendisine anlayacağı bir dille hitap edilmesiyle mümkün olabilir. Bu yüzdendir ki, Allah Teala: “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik”(7) buyurarak, insanları bilgilendirmek istediğinde kelâmını onlara kendi lisanlarıyla indirdiğini haber vermiştir. Zaten muhataplara anlamadıkları bir dil ile direktifler verilmiş olsaydı, onlar buna itiraz ederlerdi. Nitekim Kur’an bu hususu şu şekilde dile getirmektedir:

“Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur’an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı dilde (kitap) olur mu?…”(8) İşte her kavme kendi konuştukları bir dil ile ilâhî mesajların gönderilmesi Allah’ın bir kanunudur. Buna biz, sünnetullah diyoruz. Bu sünnetullaha uygun olarak Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’i Arapça olarak indirmiştir.(9) Nitekim bu hususu Yüce Allah şöyle belirtmektedir:

“Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”(10)

“Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’an yaptık.”(11)

“Allah size ayetleri, düşünesiniz diye böylece açıklar.”(12)

Yukarıda zikretmiş olduğumuz ayetlerden de anlaşıldığı üzere, Kur’an-ı Kerim, Arapça olarak indirilmiştir. Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesinin sebebi, Hz. Peygamber’in, anadili Arapça olan bir toplumun içerisinde doğup büyümüş olmasındandır. Şayet Kur’an-ı Kerim Arapça olarak değil de başka bir lisanla indirilmiş olsaydı, bu durum hem Rasulullah’ın tebliğ vazifesini daha fazla zorlaştıracaktı, hem de vahy-i ilâhinin ilk muhatapları durumunda olan Arapların, ayetleri anlayıp uygulamalarını güçleştirecekti. Yani Hz. Peygamber ve ilk müslümanlar her türlü engellere rağmen bir de yabancı dil problemiyle karşı karşıya kalacaklardı.

3. Kur’an, tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah’ın koruması altındadır: Kur’an-ı Kerim ilk indiği andan itibaren hem ezberlenmiş hem de yazıyla tespit edilmiştir. Dolayısıyla bize kadar tevatür(14) yoluyla nakledilmiştir. Bu durum ne diğer ilâhî kitaplar için ne de tarihî herhangi bir vesika için söz konusudur.

Kur’an’ın tahrif ve tebdilden korunmasını ise bizzat Yüce Allah garanti altına almış ve; “Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve onu koruyacak olanlar da biziz Biz!”(15) buyurmuştur. Diğer ilâhî kitaplar böyle bir koruma altına alınmamışlardır. Onların korunması insanlara bırakılmıştır. Nitekim Tevrat ile ilgili olarak: “Gerçekten Tevrat’ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır. Müslüman olmuş peygamberler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi, kendilerini Allah’a vermiş zâhitler ve âbidler de Allah’ın Kitabını korumakla görevlendirildiklerinden (onunla hüküm verirlerdi) ve onu gözetleyip kollarlardı…”(16) buyurulmaktadır.

4. Kur’an mûciz bir kitaptır: İ’câz kelimesi lügatte, “âciz bırakmak” anlamına gelir. Bir şeyin benzerini yapmaktan âciz bırakan şeye de “mu’cize” denir. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in en büyük ve ebedî mu’cizesidir.

Bütün peygamberler ilâhî bir vazife ile Allah tarafından gönderilmiş olduklarını kavimlerine kabul ettirebilmek için mucizeler göstermek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu hususu Hz.Peygamber (sav) hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmektedir: “Hiçbir peygamber gönderilmemiştir ki, ona, insanları imana getirecek, bir ayet verilmemiş olsun. Bana verilen ise, Allah’ın gönderdiği vahiydir. Onun için kıyamet günü ümmetimin sayıca diğer peygamberlerin ümmetinden çok olmasını ümit ediyorum.”(17)

Geçmiş peygamberlerin mucizeleri, sadece o devirde yaşayanlar ve orada hazır bulunanlar tarafından müşahede edilebilirdi. Kısaca ifade etmek gerekirse, onların mucizeleri sürekli değil, geçici ve hissî idi. Meselâ, sihrin revaçta olduğu ve ünlü sihirbazların yaşadıkları bir devirde, Hz.Musa’ya sihirli bir âsâ verilmiş, bununla sihirbazlar mağlup edilmiştir. Tıbbın ilerlediği bir zamanda gelen Hz. İsa’ya ise, bu alanda büyük mucizeler verilmiş ve hastaları iyileştirmiş, ölüleri diriltmiştir.

Hz. Muhammed (sav)’in mucizesi ise, sürekli ve aklî idi. Çünkü onun zamanında Arap dili ve belâgatı en yüksek dereceye ulaşmış, âdeta altın çağını yaşıyordu. İşte Arapların fesahat ve belâgat yönünden en yüksek mer-tebeye ulaştığı bir devirde, sunulan en büyük mucize, hiç şüphesiz ki, belâgat ve fesahatin en büyük timsali olan ve hiç kimse tarafından taklit edilemeyen Kur’an-ı Kerim’in, ümmî bir peygamber olan Hz. Muhammed (sav)’e vahyedilmesi olmuştur. Kur’an, Yüce Allah’ın ezelî kelâmıdır. Onun bir benzerini getirmek mümkün değildir.

Peygamber Efendimiz tebliğ vazifesine başlayınca, Araplar on-dan risalet ve nübüvvet görevi ile görevlendirilmiş bir kişi olduğuna dair deliller istediler. Peygamberimiz onlara Allah Tealâ’nın şu ayetleriyle cevap verdi:

“Ona Rabbinden mucizeler indirilmesi gerekmez miydi?” derler. De ki: “Mucizeler ancak Rabbimin katındadır. Doğrusu ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunan bir Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan topluluk için rahmet ve ibret vardır.”(18)

Cenab-ı Hakk’ın, Rasulünün peygamberliğinin doğruluğuna ve onun ancak bir mübelliğ olduğuna dair Kur’an’da bu ayetlerle vermiş olduğu teminata rağmen onlar, inatlarında ve inkârlarında ısrar ettiler ve ondan yüz çevirerek:

“Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman, “İşittik, işittik! İstesek biz de aynısını söyleyebiliriz; bu sadece eskilerin masallarıdır.”(19) dediler. Onların bu inkârcı tutumları karşısında Yüce Allah, peygamberinin haklılığını ve Kitabının eşsizliğini ispat için onlara meydan okuyarak şöyle buyurdu: “Doğru (sözlü) iseler haydi onun gibi bir söz getirsinler.”(20) Onlara uzunca mühlet verdi, yapamadılar. Sonra, asılsız uydurma şeyler dahi olsa tesir ve belâgat bakımından on surenin benzerini yapmalarını onlardan istedi:

“Yoksa, “O’nu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin; eğer doğru (sözlü) iseniz Allah’tan başka, çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın (da bunu yapın)!”(21) Bunu da yapamayınca, bu defa bir sure getirmelerini istedi:

“Yoksa, “O’nu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru (sözlü) iseniz haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!”(22) Bunu, daha sonra Bakara, 23. ayetinde de tekrar etti. Bundan sonra da ortaya çıkan acziyetlerini Yüce Allah şöyle ilân etti:

“De ki: “Andolsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini meydana getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım et)seler de (bunu yapamazlar).” (23)

Kur’an’ın açıkça meydan okuyuşu karşısında onların kin ve nefretleri galeyana geldi ve Kur’an’ın bir benzerini yapmak için bir hayli uğraşıp didindiler. Çalışmalarının en ufak bir semeresini alamadıklarını görünce de şaşkına döndüler, Kur’an’ın -hâşâ- bir “sihir”, veya “kehanet” veyahut da “şiir” olduğunu söylemeye kalkıştılar.(24) Kur’an’ın bir benzerini yapamayınca, artık müslümanlarla alay etmeye, onlara hakaret etmeye başladılar. Müslümanlara eziyet etme yolunu da denedikten sonra kılıca sarıldılar ve neticede de Hz. Peygamber Efendimizi hicret etmek zorunda bıraktılar.(25)

5. Kur’an, peyderpey indirilmiştir: Bilindiği gibi peygamberlere verilen suhuflar ve daha önce indirilen kitaplar toplu olarak gönderilmiştir. İşte diğer mukaddes kitaplardan farklı olarak, Kur’an 23 yıl kadar süren bir zaman zarfında Peygamberimize peyderpey indirilmiştir. Bu müddet zarfında vahiy, Hz. Peygamber (sav)’e muhtelif aralıklarla gelmiştir. Bazen bir günde birkaç kere vahiy geldiği gibi, bazen günaşırı, bazen bir hafta veya on gün arayla da geldiği oluyordu. Bu ara bazen bir ayı buluyordu.(26) Hatta Mekke devrinin ilk senelerinde vahiy uzun bir müddet kesilmişti. Bu sürenin üç sene(27) olduğunu söyleyenler olduğu gibi, 40 gün olduğunu belirtenler de vardır. Ama itibar edilmesi gereken görüş, vahiy kesilmesinin yıllarca sürmediğini ifade edenlerin görüşüdür.(28)

Bu arada inen ayet sayısı da duruma göre farklılıklar arz ediyordu. Bazen bir veya birkaç ayet, bazen beş veya on ayet nazil oluyor(29), bazen de bir surenin bütün olarak nazil olduğu görülüyordu.(30)

Kur’an’ın peyderpey indirilmiş olmasını Yüce Allah şu şekilde belirtmektedir:

“Kur’an’ı, insanlara ağır ağır okuman için, parçalara ayırdık ve onu azar azar indirdik.”(31)

Kur’an’ın peyderpey ve parça parça indirilişinde pek çok hikmetler vardır.(32) Bunlardan bazıları Hz. Peygamberle, bazıları, ashabı ve onlarla birlikte yaşayan diğer insanlarla, bazıları da doğrudan doğruya Kur’an’ın kendisiyle ilgilidir.

Hiç şüphesiz ki, Kur’an’a dayalı olarak kurulmuş olan ve yarım asır gibi kısa bir zaman zarfında büyük bir devlet hâline gelen İslam toplumunun gösterdiği gelişmede, ortaya koyduğu ruhî, sosyal ve tarihî canlılıkta bu tarz mucizevî bir nüzûlün büyük etkisi olmuştur. Çünkü onlar bu vesile ile, sürekli olarak vahiy ışığı, kontrolü ve yol göstericiliği altında yaşamışlar; inen ayetler, Hz. Peygamber’e ve ashabına devamlı olarak güç, moral ve heyecan vermiş; sabır, ihlâs ve cesaret aşılamıştır.

Hâliyle böyle bir nüzûl, onların Kur’an’a erişmelerinde, yazıya geçirmelerinde, ezberlemelerinde, mânâları üzerinde düşünüp onu anlamalarında, hazmetmelerinde ve hayata geçirmelerinde çok yardımcı olmuştur. Yine bu suretle önce dinin temel prensipleri ortaya konularak, evvela onları hazmetmeleri sağlanmış ve sonra da kademe kademe diğer teferruata geçilmiş ve bu pedagojik metot da onların yeni dini kolayca benimseyip tatbik etmelerinde büyük rol oynamıştır.

Yine bu nüzûl sayesinde, Kur’an pratik hayattan kopuk ve teorik bir kitap olarak değil de doğrudan doğruya yaşanan hayatın içinde, onunla uyumlu ve ona yol gösterip yön veren, çıkan problemlere çözüm yolları gösteren, hataları düzelten, sorulan soruları cevaplandıran, inananların moralini yükselten, inanmayanlarınkini ise devamlı çökerten bir kitap olarak ortaya çıkmıştır.

Bunlardan başka, bu tarz bir nüzûl, Kur’an’ın icazına da ayrı bir delil teşkil etmiştir. Çünkü, böyle uzun bir zaman zarfında ve aralıklarla inen ayetler, ilâhî irade doğrultusunda, nüzûl sırasından tamamen farklı bir biçimde düzenlenmiş; buna rağmen o kadar uyumlu ve yeni bir tertip ortaya çıkmıştır ki, böyle bir şeyin bir beşer tarafından yapılmış olması asla mümkün değildir.

6. Kur’an evrensel bir kitaptır: Kur’an’ın getirdiği prensipler, vahyedildiği günden itibaren kıyamete kadar bütün zaman ve mekânlarda yaşayan insanlara yöneliktir. Yani O’nun getirdiği mesaj evrenseldir. Hz. Peygamber’in Arap ve Arap olmayan bütün insanlara gönderilmiş olduğunu Kur’an bize şöyle açıklamaktadır:

“Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmez.”(33)

“Ey Muhammed! De ki: “Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O’ndan başka ilâh bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah’a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine -ki o da Allah’a ve sözlerine (hükümlerine) inanmıştır- inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”(34)

Kur’an, insanları gerçek mutluluğa ulaştırmak için âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Bu sebeple, kıyâmete kadar her çağın insanına hitap eden ve yol gösteren prensiplere sahiptir. Kişinin gerçek mutluluğa ulaşması, içerisinde insanlık için bütün saadet ilkelerini ihtiva eden Kur’an-ı Kerim’in hikmet dolu prensiplerini uygulaması ve onun gösterdiği yola yönelmesiyle gerçekleşebilir.

7. Kur’an, anlaşılıp, öğüt alınması için kolaylaştırılmıştır: Kur’an hem anlaşılması için kolaylaştırılmış, hem de emirlerine riayet etmek ve yasaklarından sakınarak yaşamak için kolaylaştırılmıştır. Nitekim Yüce Allah: “Andolsun ki Kur’an’ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık, öğüt alan yok mudur?”(35) buyurmaktadır. Aynı ayetin Kamer suresinde dört defa tekrarlanması Kur’an’ın anlaşılmak üzere Allah tarafından kolaylaştırıldığını tekit için gelmiştir.(36)

8. Kur’an, hidayet kaynağıdır: Kur’an’ın en önemli ve öncelikli özelliklerinden biri de hidayet rehberi olmasıdır. Nitekim O’nun hidayet kitabı olduğu müteaddit ayetlerde dile getirilmektedir. Kur’an’ın bu özelliği Bakara suresinde şu şekilde belirtilmektedir:

“O kitap (Kur’an); Onda asla şüphe yoktur. O, muttakîler için yol göstericidir.”(37)

Yine başka bir ayette Kur’an kendini şu şekilde vasıflandırmaktadır:

“Şüphesiz ki bu Kur’an, en doğru yola iletir ve iyi işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.”(38)

Netice olarak diyebiliriz ki, Kur’an, ilâhî bir hayat nizamıdır. Getirdiği genel prensipler, anlattığı tarihî olaylar ve kıssalar ile ihtiva ettiği hükümlerin hepsi, insanı, dünya ve ahirette saadete götürebilecek niteliktedir. O’nu anlamadan hayata geçirmek, üzerinde düşünmeden ibret ve dersler almak, fikir planında incelemeden hikmetlerinden yararlanmak mümkün değildir.

* Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. msoysaldi@hotmail.com

1- İzutsu, Toshihiko, Kur’an’da Allah ve İnsan, (Çev. Süleyman Ateş), Ank., trs, s.144.

2- İzutsu, a.g.e., s.144.

3- Tevbe, 9/6.

4- İlâhî bilgi hazinesinin sonsuzluğu, insanlara açılan şeriat bilgisi ile (Hızır’ın bilgisi gibi) hakikat bilgisinin bu sonsuzluğa nisbetinin, bir kuşun gagasıyla aldığı suyun, denize nisbeti gibi olduğu hakkında bkz., Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 120.

5- Bunlar güçleri uyuşmalı olan ve üst melekî güce sahip bulunan kimselerden olur. İnsanların yaradılış özellikleri hakkında bkz., Dihlevî, Şah Veliyyullah b. Abdirrahim, Hüccetullahi’l-Bâliğa, (Çev: Mehmet Erdoğan), İst., 1994, s.83-85, 423 vd.

6- Bkz., Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed b.Ahmed, el-Câmi Li Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut, 1985, XVI, 6,61; Watt, W. Montgomery, Günümüzde İslam ve Hıristiyanlık, (Çev. Turan Koç), İst., 1991, s.100.

7- İbrahim, 14/4.

8- Fussilet, 41/44.

9- Bkz., Yusuf, 12/2; Zuhruf, 43/3.

10- Yusuf, 12/2.

11- Zuhruf, 43/3.

12- Nur, 24/61.

13- Soysaldı, H. Mehmet, Nüzulünden Günümüze Kur’an İlimleri ve Tarihi, Elazığ, 1996, s.12.

14- Tevâtür; bir araya gelerek yalan uydurmaları mümkün olmayan kalabalık bir topluluğun aktardığı, kesinlik ifade eden söz ve haberlere denir. Bkz., Ersöz, İsmet, Kur’an Tarihi, Ravza Yayınları, İst., 1996, s.50.

15- Hicr, 15/9.

16- Mâide, 5/44.

17- Buhârî, Fedâilü’l-Kur’an, 1.

18- Ankebût, 29/50-51.

19- Enfal, 8/31.

20- Tur, 52/34.

21- Hûd, 11/13.

22- Yunus, 10/38.

23- İsrâ, 17/88.

24- Bkz, Zuhruf, 43/30; Sâffât, 37/36.

25- Karaçam, İsmail, Sonsuz Mucize Kur’an, İst., 1990, s.116.

26- Mesela İfk hadisesinde böyle olmuştu. Bkz., İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Beyrut, 1983, III, 268; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesir fi İlmi’t-Tefsir, Beyrut, 1984, VI, 17-18.

27- Suphi es-Salih, Mebâhis, s.36.

28- Keskioğlu, Osman, Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Ank., 1993, s. 32-34.

29- Suphi es-Salih, a.g.e, s.49; Mennau’l-Kattân, Mebâhis fi Ulûmi’l-Kur’an, Beyrut, 1993, s.106-107.

30- Mesela En’am suresi bunlardan biridir. Bkz., İbn Kesir, Tefsir, II, 122; Suphi es-Salih, a.g.e, s.40. Toplu olarak inen sureler arasında da, Fatiha, Kevser, Tebbet, Beyyine, Nasr, Nas, Felak, Mürselat sureleri zikredilir. Bkz., es-Suyûtî, el-İtkân fi Ulûmi’l-Kur’an, Mısır, 1978, I, 49-50.

31- İsrâ, 17/106.

32- Bu konuda bkz., Ebû Şâme el-Makdisî, el-Mürşidü’l-Veciz, Beyrut, 1975, s.27-29; ez-Zerkeşî, Bedruddin, el-Bürhan fi Ulûmi’l-Kur’an, Mısır, 1957, I, 231; es-Suyûtî, el-İtkân, I, 55-56; Suphi es-Salih, a.g.e, s.52-62; Mennau’l-Kattân, Mebâhis, s. 107-116; Soysaldı, H.Mehmet, Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Tefsir, Elazığ, 1998, s.55-58.

33- Sebe, 34/28.

34- A’raf, 7/158.

35- Kamer, 54/17.

36- Bu ayetler için bkz., Kamer, 54/17, 22, 32, 40.

38- Bakara, 2/2.

39- İsra, 17/9.