Ali Karataş
Giriş
İslâm inanışına göre Kur’an, Yaratan’ın, kullarına son umûmî hitabı olarak vahyedip yeryüzüne indirdiği, Hz. Peygamber (a.s.) vasıtasıyla insanlığa tebliğ edilmiş semavî bir beyândır. Kur’an beyanının semavîliği, birçok yönden gösterilip açıklanabilir; bilgisel ve edebî muhtevasının yerel-beşerî vasıflara sığmaması, mübelliğinin hiçbir insanda eşine rastlanmayan emsalsiz bir şahsiyet ve doğruluğa sahip bulunması gibi.
İslâmiyet, hakikat değerine, Kur’an’ın semavî niteliğini referans yapması itibariyle, dünyevî kaynaklı dinlerden ayrılır. Bu imtiyaz her şeyden önce inanç alanında geçerli olduğundan, İslâm itikadı bütün beşerî bilgi-düşünce sistemlerinden aşkın ve özgün kalır. İslâm itikadını —aşkınlığı ve özgünlüğü nispetinde— bilip benimsemek, belli ki Kur’an’ın inanç öğretisini doğru anlamakla mümkündür. Bunun için, ayetlerin beyân ettiği mânaları gerçeği üzere belirleyen, vahyin hakikatine mutabık bir anlama yöntemine tutunmak gerekir. Böyle meşru bir yöntem, Kur’an metninin içerdiği mânalara yönelik bir çözümleme tekniğini ifade etmesi bakımından “Kur’an semantiği” şeklinde, vahye dayalı bir bilgi edinme sürecini belirtmesi yönüyle de “beyân epistemolojisi” biçiminde dile getirilebilir. Bu semantik veya epistemoloji, İslâm tarihi boyunca çeşitli ilim dallarına mensup beyân âlimleri tarafından ayrıntısıyla incelenmiş; cumhûru teşkil edenler, vahyin hakikatine uygun bir “anlama yöntemi” (usûlü’l-fıkh) üzerinde konsensüs oluşturmaya çalışmıştır.
Fıkıh usûlünün genel karakteri, vahyin hakikatinden alınmış olmasıdır. Vahyin mantığı olarak da ifade edilebilen bu karakter, Kur’an’ın ontolojik yapısında—varlık niteliğinde— kendini gösterir. Her varlık sahası, kendi ontolojisine uygun bir mantık çerçevesi belirlediği için, alanlara ait bilgi ve anlama yöntemleri de özgün mantık şartlarına dayanmak durumundadır. Hiçbir realite, mâhiyetine uymayan düşünce kuralları eşliğinde doğru anlaşılamaz; tıpkı uykuda görülen bir rüyanın, uyanık hal mantığıyla anlaşılamadığı gibi. Kur’an hakkında doğru ve geçerli kabul edilebilecek anlama yöntemi, mutlaka vahyin niteliğine bağlanmalıdır. Kur’an’ın vasfını tutmayan âfakî anlama şekilleri, semantik ve epistemolojik değerden yoksundur. (www.kelam.org/dergi/sayi011/KADER01106.pdf)
Buraya kadar söylenilenlerden şunu ifade etmeye çalıştık: Kur’an’ı anlamak tek başına bir ilim süreci ile ortaya çıkmamaktadır. Yorum sürecinde İslam ilimlerinin ortaya oyduğu prensipler, yorum sürecinde neler olup bittiğini ve sürecin nasıl sonlandırıldığını ifade etmeye çalışır. Yorum süreci her şeyden bağımsız ve kural demetlerinden yoksun olarak cereyan etmez. Eğer böyle olsaydı bu keyfiliği de beraberinde getirirdi. Fakat durum böyle gerçekleşmez. Bundan dolayı ilimler arasındaki ilişki de bilinmelidir.
Tefsir ilmi, Kur’an-ı Kerimi açıklayan bir ilim olarak diğer dini ilimlere kaynaklık eder. Bu açıdan diğer dini ilimlerin anlaşılmasında tefsir ilminin önemli bir yeri vardır. Aynı zamanda tefsir ilmi de ayetlerin daha iyi anlaşılması ve hayata taşınması noktasında fıkıh usulünün verilerini kendisine yöntem edinir.
Fıkıh usulü Kur’an’ı anlama konusunda bize temel bir mekanizma sunar. Anlamada geçerli olan akıl yürütme biçimini tespit eder.
Biz bu çalışmamızda fıkıh usulünün tefsire katkısını ortaya koymaya çalışarak bir anlamda da İslam ilimleri arasındaki birlikteliği de ifade etmiş olacağız. Öncelikle tefsir ve fıkıh usulünün tanımları, fıkıh usulünün konusu, gayesi ve faydaları hakkında bilgi verip sonra söz konusu ettiğimiz noktalara seçtiğimiz örneklere göre deyinmeye çalışacağız.
Tefsir
Tefsir, diğer din bilimleri arasında İslâm dininin temel kaynağı olan Kur’anı kerim’in anlaşılması yolunda ilk aşamayı oluşturan ve Kur’anı kerim’in bir dinî metin olarak açıklanması işlemini gerçekleştiren bir bilim dalıdır. Tefsir, Kur’anı kerim’in cümlelerinin doğru anlamlarına ilişkin nispeten nesnel açıklamalar getirmeyi ve Kur’an’ı kaynak edinen diğer dinî bilim dallarına da Kur’anı kerim’in anlaşılması konusunda sağlıklı bir zemin sağlamayı amaçlar. Bu bakımdan İslâm dininin anlaşılmasına yönelik olarak geliştirilmiş disiplinler arasında tefsirin önemli bir yeri bulunmaktadır.
Kur’anı kerim’in cümlelerinin açıklanması işleminde Tefsir çeşitli dil bilimlerine ve tarih bilgisine başvurmaktadır. Tarihin belli bir döneminde vahyedilmiş bir kitap olarak Kur’an’ı kerim’in anlaşılmasında, onun indiği dönemin tarihî şartlarının bilinmesi gerekliliği bulunmaktadır. Yine Kur’anı kerim’in anlaşılması için, Kur’anı kerim’in öğretisini aktarmak amacıyla kullandığı Arapçanın bilinmesi gerekmektedir. Tefsir disiplini de Kur’anı kerim’in cümlelerinde kastedilen anlamları bu dil ve tarih malzemelerinin elverdiği ölçüde doğru bir şekilde ortaya çıkarmayı amaçlar. Müfessir, temel yöntem bilimsel kaygıların yanı sıra yöntemin kendisini ulaştırdığı bu nispeten nesnel verilerden yola çıkarak kendi yorumlarını yapmıştır. Böylece tefsir, Müslüman kültür tarihine zenginlik katan ürünler vermiştir.
Fıkıh Usulü
Usûlü’l-Fıkıh; sözlükte, usûl ve fıkıh kelimelerinden meydana gelmiş bir terkiptir. Usûl, “asl” kelimesinin çoğuludur. “Kökler, asıllar, üzerine bir şey bina edilen şey” manalarınadır. Sözlükte, anlayış anlamına gelen fıkıh ise, din ıstılahında; “Tafsîlî delillerden çıkarılmış olan şer’î-amelî hükümleri bilmektir” şeklinde tarif edilir. Buna göre usulü’l-fıkıh sözlükte; fıkhın asılları, fıkhın delilleri manasına gelmektedir. Usulü’l-fıkıh, ıstılahta “Müctehidin, şer’î amelî hükümleri tafsîlî delillerinden çıkarabilmesi için gerekli olan kural ve prensiplerdir” diye tarif edilmektedir.(İbrahim Kâfı Dönmez, İslâm Hukuk Esasları, terc. 23, 24).Fıkıh usulünün konusu
Usûlü’l-fıkıhın mevzuu kendisi ile küllî hükümlerin sübûtu açısından şer’î küllî delildir. Yani usûlcü, meselâ kıyası ve onun hüccet oluşunu, âmmı ve onun kayıtlanışını, emri ve delâletini kendisine konu edinir. Bunu bir misalle açıklamaya çalışalım: Kur’ân-ı Kerîm ilk şer’î delildir. Fakat onun tüm şer’î nassları aynı tarzda gelmiş değildir. Kimileri emir, kimileri nehy, kimileri âmm, kimileri hâss. sığasıyla varid olmuştur. Bu sîğalar, şer’î delil çeşitlerinin küllî nevîleridir. Usûlcü bu nevîlerin her birini tek tek araştırır. Sonuçta; mesela emrin îcaba, nehyin de tahrîme delâlet ettiği sonucuna varır ve kaidesini koyar: Emir îcap içindir, nahy tahrîm içindir. Bilahare fakîh, bu kaideyi alır ve Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetleri bu kaidelere uygular. Allah’ın yasak ettiği bir şeyi, “nahy tahrim içindir” kaidesine uygular ve aksine delâlet eden bir delil yoksa onun haramlığına hükmeder. Tabir caizse usûlcünün yaptığı bir plan şablondur. Fakih de bu planın uygulayıcısıdır.
Bu ilmin gayesi, şer’î hükümlerin, şer’î delillerden nasıl ve ne şekilde çıkarılacağını öğretmektir. Burada ifade edelim ki, şer’î hükümlerin hakikatlerine bütün şartlarıyla vukuf kesbetmek, ancak bu ilim sayesinde mümkün olabilir. Fıkıh Usulü ilminin koyduğu kaideleri bilmeyen bir kimse, tefsir, hadis ilimlerini bilse bile, şer’î hükümlerin hakikatlerine nüfuz edemez. Aynı şekilde Kur’ân ve Sün-net’in ihtiva ettiği hükümleri hakkıyla anlamak için dil ilimlerini bilmek de kâfi değildir. Fıkıh Usulü ilminde de ihtisas yapmak gerekir. Müctehidler ictihâdlarında, fakihler hüküm istihracında bu ilmin kaide ve esaslarından son derece faydalanırlar. Bu ilmîn esaslarını bilmeyenler, Kur’ân ve Sünnetten hüküm çıkarırken hata edebilirler. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bu ilmin esaslarını öğrenen bir fakih, hüküm istinbâtında isabetli neticelere varabilir. İsabetli kararlara varabilen ve onları hayatına tatbik eden bir âlim ise dünya ve âhiret saadetini kazanabilir.
Faydaları
Fıkıh Usûlü ilmi, Kur’ân ve Sünnet’ten hüküm çıkarmayı amaçlayan bir ilimdir. Bu ilmin tahsilinden elde edilecek faydaları şöyle sıralayabiliriz:
1. Kişi bu ilimde mütehassıs olunca, Kur’ân ve Sünnet’in aşağı-yukarı bütün lafızları öğrenmiş olur.
2. İnsan bu ilim sayesinde müctehidler tarafından hükümlerin ne suretle çıkarıldığını, hangisinin rey ve ictihâdlannın diğerlerine üstün bulunduğunu bilebilir. Dolayısıyla müctehidlerin, istinbât ve ictihâd etme yollarını ve bunların Fıkıh’a ne kadar hizmetlerinin geçtiğini müşahede eder.
3. Fıkıh kitaplarında bulunan hükümlerin delilleri ve bu hükümlerin hangilerinin Kur’ân ve Sünnet’ten çıkarıldığı ve hangilerinin müçtehitlerin içtihatlarına dayandığı, bu ilmin yardımıyla bilinebilir.
4. Cenâb-ı Hakk’ın dinî hükümleri koyarken gözettiği maksat ve gayesinin ne olduğu (hikmet-i teşri’) bu ilim vasıtasıyla Öğrenilebilir.
5. Bu ilimde ihtisas yapanların, hukukî, kanunî bilgileri artar ve muhakeme kudretleri gelişir, hukuk nosyonları (hukuk melekesi) teşekkül eder, Kur’ân ve Sünnet’ten hata yapmadan hüküm çıkarabilirler.(Fahrettin Atar, Fıkıh Usulü)
Fıkıh Usulü Açısından Kur’an’ı anlama:
İslam ilimlerinin belkemiği ve İslam toplumunun tanzim işini yüklenen ilim olarak kabul edilen fıkıh metodu felsefesinin tefsire ve Kur’an mefhumlarına açık bir yansıması olmuştur. Çünkü Kur’an, fıkıhın ana kaynağıdır. O halde, şer’i ahkâmın kanunlaşmasının tamamlandığı ve Şari’in, kullarının ibadet etmelerini istediği etmelerini istediği emirlerin ve nehiylerin açıklaması olan fıkıh ve fıkıh usulü kaideleri; gerek Allah Teala’nın Kur’an’ı Kerimde indirdiği, gerekse Hz. Peygamber’in lisanıyla ve tatbik şekliyle oluşan şer’i hükmün anlaşılmasına yardım eden esaslardan ibarettir. (Gelişme Döneminde Tefsir, M.Müslim Abdullah, terc. Muhammed Çelik, Akademi yay., İzmir, 2006, s.128.)
Fıkıh, Kur’an’ı anlamaya yardımcı olmaya çalışırken bunu bir işleve binaen yapar. Bu işlevleri şöyle sıralayabiliriz:
1.Anlam ve hükümlerin dil kuralları ve delillerle buluşturulması ve sistematik bütünlüğün sağlanması
2. Mevcut anlamın muhafazası
3. Karşılaşılan yeni problemlerin mevcut anlamlar doğrultusunda çözümlenmesi
4. Din adına rasgele konuşmanın önlenmesi (H.Yunus Apaydın, “Klasik Fıkıh Usulünün yapısı ve İşlevi”, Güncel Dini Meseleler I.Dini İhtisas Toplantısı, s.285-305) Burada genel olarak verdiğimiz maddeleri ayrıntılı olarak “Fıkıh usulünün işlevleri açısından tefsire katkısı” başlığı altında ayrıca ele alacağız.
Fıkıh Usulünün Konuları Bakımından Tefsire Katkısı
Bazı Fıkıh Usulü Kavramları:
Hükümler:
Hüküm, şer’i hitabın mükelleflerin fiilleri ile alakalı olarak talep, muhayyerlik veya vad’ türünden gerektirdiği şey olarak tanımlanabilir.
Fıkıh usulünde hükümler teklifi ve vadi olmak üzere iki kategoride ele alınır. Teklifi hükümler vacip, mendup, haram, mekruh ve mubah olmak üzere beş kısımdır.
Vadi hükümler, hükmün sonuçları itibari ile sabit olup olmadığı veya geçerli olup olmaması ile ilgilidir. Sahih ve fasid olmak üzere iki kısımda ele alınır.
Hüküm türlerini bilmek Kur’an’ı yorumlama sürecinde müfessirin veya fıkhi tefsire yönelen bir alim için mükellefin fiillerinin yapılması ve sonuçları itibari ile ayetlerin ne anlam ifade ettiğini anlamaya yardımcı olması bakımından önemlidir. Bunları bilen müfessir hükmün vacip mi, haram mı gibi sonuçlara ulaşmada fıkıh usulünün verilerini esas alır. Zira Kur’an’ın hayata dönük olması açısından ortaya koyduğu mesajlarının yorum süreci olarak nerede ve nasıl sonuçlandığı önemlidir. Yorum sürecinde varılan sonuçlar mükellefin davranışlarını belirleyecektir.
Kelam:
Belli bir anlamı ifade etmek üzere konulmuş lafız demektir. Haber ve inşa olmak üzere iki kısma ayrılır. Haber, bizatihi doğru ya da yalan olmakla nitelendirilmesi mümkün olan sözlerdir. İnşa ise doğru veya yalan olmakla nitelendirilmesine imkân bunmayan sözlerdir.
“İnkar edenler, iman edenlere dediler ki: Bizim yolumuza uyun da günahlarınızı biz yüklenelim”(Ankebut, 29/12) ayetteki “yüklenelim” fiili emir şeklinde olmakla birlikte ondan maksat haber vermektir. Yani biz taşıyacağız demektir. Burada haber ve inşa ayrımını bilmekle anlamı yakalayabiliriz. Hakkında haber verilen şey adeta farz kılınmış, yerine getirilmesi zorunlu kılınmış bir seviyeye çıkartılmıştır. Cümle inşadır. Doğruluğu açıktır. Yalanlığına karar kılınamaz.
Hakikat ve Mecaz:
Söz kullanımına göre hakikat ve mecaz diye ikiye ayrılır. Lafızdan baştan beri kullanıldığı maksat anlaşılıyorsa bu hakikat olarak adlandırılır. Hakikat; lügavi şer’i ve örfi olmak üzere üç kısma ayrılır. Bunu bilmekle müfessir her bir lafzı kullanım yerindeki anlamına göre değerlendirir.
Mecaz, lafzın ilk kullanıldığı anlam dışında kullanılmasıdır. Eğer, hakikatin anlaşılmasına engel bir delil yoksa mecazi yorumlama caiz değildir.
Fıkıh usulünde hakikat ile mecazdan kısmen söz edilmesi lafızların delaltlerinin ya hakikat veya mecaz yoluyla olmasından dolayıdır. Bu sebeple bunların her birisini ve onun hükmünü bilmeye gerek vardır. Bu noktalar ayetlerin tefsiri açısından önemlidir.
Sözün iki kısma ayrılması bazılarınca kabul edilirken bazı alimler tarafından da kabul edilmemektedir. Alimin burada benimsediği tavır Kur’an yorumlarına etki etmektedir. Dolayısı ile fıkıh usulündeki bu noktayı bilmek tefsirde mecaza dayalı yorumların veya mecazi yorumlamaların olmamasının temelini bilmekle olmaktadır.
Emir:
Bir fiilin yapılmasını istemeyi ihtiva eden bir sözdür. Emir kipleri dörttür. Bunlar emir fiili, ismi, mastarı ve emir fiili ile kullanılan muzari fiildir. Emir kipleri mutlak olarak kullanıldığı zaman emrolunan işin vücubunu ve derhal o işin yapılamasını gerektirir. Bazen emri gerektiren bir delil dolayısıyla vücup ve fevriliğin dışına çıkılabilir. O zaman emir vücubun dışında mendup, mubah ve tehdit olabilir.
Nehiy:
Özel bir siga ile bir işin yapılmaması isteğini ihtiva een bir sözdür. Bunun özel sigası “la” ile birlikte kullanılan muzari fiildir. Emirde olduğu gibi nehyi gerektiren delil haramın dışında başka bir takım anlamlara da gelebilir. Bunlar, mekruhluk ve irşaddır.
Emir ve nehiy hitaplarının kapsamına giren kimse mükellef kimsedir. Mükellef de akıl ve baliğ olan kimsedir. Cahillik, unutmak ve ikrah mükellef olmaya engel hallerdir.
Usuldeki Bakış açıların Tefsire yansıması/Tefsire etkisi:
Fıkıh usulü Kur’an’ı anlamanın ve Kur’an’dan hüküm çıkarmanın yollarını ifade eden bir dalı olarak değerlendirilebilir. Usuldeki yaklaşımlar tefsirde etkisini göstermiş ve buna bağlı olarak aynı konular farklı olarak değerlendirilebilmiştir. Biz buna örnek olması açısından hüküm çıkarmada şer’i delillerdeki farklıklılar ve kavramlara farklı yaklaşımlar diye iki farklılığa bağlı olarak fıkıh usulünün tefsirdeki yansımalarına bakacağız.
A-Şer’i Delillerdeki Farklılıkların Tefsire Etkisi:
Buna örnek olarak istihsanı verebiliriz. İstihsan, İstihsan lüğatta bir şeyi beğenmek, güzel bulmak demektir. Usülcülere göre istihsan. Biri açık, diğeri daha ince düşünce ile anlaşılan iki kıyasın karşılaşması halinde ikinciyi birinciye tercih etmek, yahut gerektiren bir sebep ve delil bulunduğu için umumi kaideden bir hususu istisna etmek, çıkarmaktır.
Tarifte geçen ” istisnayı gerektiren sebep ve delil ” nass, icma, örf, zaruret, menfaat (maslahat) ve hafi kıyastan birisi olabilir. Burada geçen ” hafi kıyas” tan maksat da tarifde açıklanan – daha ince ve derin düşünüldüğü zaman ortaya çıkan kıyas – olup, ilk nazarda akla gelen kıyasa ” celi kıyas ” denilmektedir. İstihsanın çeşitlerini de içine alan kapsamlı bir tarifi şu şekilde yapılabilir: İstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerleri için verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass (ayet-hadis), icmâ, zaruret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak başka bir hüküm vermesidir.
İstihsan Hanefilerdeki İslam hukukunun kaynaklarından biridir. Fakat şafiler bunu kabul etmezler. İmam Şafi’ye göre istihsan kişinin zevklenmesinden ve arzusuna göre kanun yapmasından ibarettir. (Şafi, Risale, s.507) Şafi’nin bu yaklaşımı lafızların zahirine bağlılığı öne çıkarmış ve Kur’an’a yaklaşımda etkisini göstermiştir.(Mehmet Paçacı, Kur’an ve Ben Ne Kadar Tarihseliz, s.31) Şafi, istihsan yerine kıyası kabul eder. Aslında ikisi benzemekle birlikte aradaki fark şudur:
Ferdî düşünce ürünü olan ictihad, Sahabe devrinde “re’y” adını alıyordu. Bu metod geliştirilip, sistematik hale gelince “kıyas” adı verildi. Fakîh’in kendisine uygun gelen ve genel kuralın istisnası olarak tercih ettiği kıyas şekline de “istihsan” denildi. Bu duruma göre, istihsan, toplumda karşılaşılan problemleri çözmede daha elverişli ve etkisi daha çok olan bir metoddur. Bazen bir mesele nass’ın kapsamına girmez ve bu yüzden kıyas yoluna başvurulur. Bu takdirde iki kıyas ile karşılaşılır. Bu kıyaslardan biri açık (zâhir)dir. Çünkü asıl hükümle, bu hükme bağlanacak olan mesele arasındaki illet bağı kolayca kurulabilir. İkinci kıyas ise, kapalı (hafi)dir. Burada illet bağı ilk bakışta kurulamamakta ve gizli kalmaktadır.
Müctehid, bazı delillere dayanarak bu gizli kıyas yolunu tercih ederek buna göre hüküm verebilir. Buna “açık kıyasa aykırı olan istihsan” adı verilir. işte Hanefî hukukçuları ile istihsana göre hüküm veren diğer hukukçuların, özellikle Mâlikîlerin, istihsandan anladıkları budur. Çünkü istihsan ve kıyas kelimelerinin açıkça kullanıldığı meseleler incelenirse, genel olarak iki durumla karşılaşılır: Müctehid, ya özel bir delil sebebiyle genel kuraldan ayrılmıştır, ya da, hakkında biri açık diğeri kapalı iki kıyas söz konusudur ve müctehid, kapalı kıyası daha güçlü bulduğu için açık kıyası terk etmiştir.(Hamdi Döndüren, http://yesilyol.net/modules.php?name=ians&op=ianscontent&tid=1620)
B. Usul Konularıyla İlgili İhtilaflar ve Tefsire Etkisi
Fıkıh usulündeki bazı kavramlara farklı yaklaşımlar ayetlerin tefsirinde ve hüküm çıkarma noktasında farklılıklara sebep olmuştur. Biz bununla ilgili olarak mutlak ve mukayyedle ilgili Hanefi ve şafilerin görüşlerine yer vermek istiyoruz.
Mutlak ve Mukayyed
Çözmek, salmak, boşamak, mutlak olarak söylemek, bir şeye nişan ve isim koymak anlamlarına gelen “itlak” masdarından ism-i mef’ul cinsinde yayılmış olan bir medlûle(anlama) delâlet eden lafız, Mutlak; lafzî herhangi bir kayıt olmaksızın, belirsiz bir veya bir kaç ferde delâlet eden lafızdır. Buna göre mutlak, yalnız mahiyete delâlet eder. Meselâ; “Bir köle azad etmek” ayetinde geçen “köle” lafzı mutlaktır. Mutlakın zıddı mukayyed’dir. Mukayyed; sayı göz önünde bulundurulmaksızın herhangi bir kayda bağlı olan lafızdır. Meselâ; “Mü’min bir köle âzad etmek” (en-Nisâ, 4/32) âyetindeki köle, Mü’min vasfıyla mukayyed’dir.
Mutlakın Mukayyed’e Hamli:
Mutlakın mukayyede hamli ile ilgili önce şu bilgileri vermek istiyoruz.
1) Mutlak ve mûkayyedin hükmü ve hükmün sebebi bir ise; mutlak, mukayyede hamlolunur. Meselâ; “Murdar ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti size haram kılındı”(el-Maide, 5/3) âyetinde kan mutlak olarak geçer. Buna karşılık “De ki; bana vahy olunanlar arasında bir kimsenin yiyeceğinden haram kılınmış bir şey bulmuyorum; ancak murdar hayvan eti veya dökülmüş olan kan veya domuz eti müstesnâdır” (el-En’am, 6/145) âyetinde ise, kan lafzı “dökülmüşlük” le mukayyed’dir. Bu iki ayette de hüküm aynıdır. Bu hüküm kanın içilmesidir. Hükmün sebebi de birdir o da kanı içmekten meydana gelen zarardır. Öyleyse birinci ayetteki mutlak kan, ikinci ayetteki kan’a hamlolunur.
2) Mutlak ile mukayyedin hüküm ve sebep bakımından değişik olmaları: “Erkek hırsızla kadın hırsızın ellerini kesin” (el-Maide, 5/38) âyetiyle, “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi ve başınıza meshedip her iki topuğa kadar ayaklarınızı yıkayın” (el-Maide, 5/6) âyeti buna misaldir. Şöyle ki, “eller” kelimesi birinci âyette mutlaktır, ikinci âyette ise “dirseklere kadar” kaydı ile mukayyed’dir. Burada hüküm muhteliftir. Zira hüküm ilk âyette hırsızın ellerinin kesilmesidir. İkinci âyette ise hüküm ellerin vucuben yıkanmasıdır. Birinci âyette hükmün sebebi hırsızlıktır, ikinci ayette ise, namazı kılmak iradesidir. Bu durumda mutlak, mukayyede haml olunmaz; bilâkis mutlakın bulunduğu yerde mutlakla; mukayyedin bulunduğu yerde de mukayyedle amel edilir. Zira iki nass’ın mevzuunda hiç bir bağlantı ve irtibat yoktur. Hırsızlık ayetinde ittakla amel edilerek hırsızın elinin bütünüyle kesilmesi itlakın muktezası idi. Fakat Samet bu itlakı mukayyed bir hâle getirmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)’in, hırsızın elini bilekten kestirdiğine dair rivayet vardır. Bu itibarla, Hanefilerce meşhur olan bu Sünnet’e göre Kur’an’da mutlak olarak geçen nass’ın Sünnetle mukayyed bir hale getirilmesi sahih olur.
3) Hüküm değişik, sebep bir olursa: Bu durumda mutlak itlakı üzere kalır. Varid olduğu yerde mutlakla amel edilir. Misal: “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın” (el-Maide, 5/6) ayetiyle “… Ve bu halde su bulamamışsanız, o vakit temiz bir toprakla teyemmüm edin. Buna göre ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün” (el-Maide, 5/6) âyetidir. Birinci nassdaki hüküm mukayyed olarak geçen ellerin yıkanmasıdır. İkinci nassdaki hüküm ise, mutlak olarak varid olan ellere meshedilmesidir. Bu iki hükmün sebebi ise, birdir ki o da namaz kılmak arzusudur. Bu durumda mutlak, mukayyed üzerine hamlolunmaz.
4) Mutlak ve mukayyedin hükmü bir, fakat hükmün sebebi değişik ise: Bu durumda da mutlak, mukayyede hamledilmez. Mutlaka itlakına göre, mukayyede de takyidine göre amel edilir. Bu görüş Hanefilerindir. Diğerlerine göre burada mutlak mukayyed üzerine hamlolunur. Bunun misali zihar keffaretinde Allah Teâla’nın; “… Birbirleriyle temas etmeden önce bir köle âzad etmek gerekir” (el-Mücadele, 58/3) ayetiyle hata olarak vaki olan katl keffareti hakkındaki “Mü’min bir köle âzad etmek gerekir” (en-Nisa, 4/92) ayetidir. Rakaba yani köle lafzı birinci Nass’da mutlak, ikinci Nass’da ise mukayyed (Mü’min olma kaydı ile) olarak geçer (Abdülkerim Zeydân, el-Veciz fi Zisuli’l-Fıkhı, s. 234–238)
Mutlakın mukayyede hamledilmesi meselesi tartışmalıdır. Bazıları kabul edince yorumları da buna göre değişmektedir. Bazıları ise mukayyede hamli kabul etmedikleri için ayetleri anlama usulü de buna göre şekil almaktadır.
Hanefilere göre mutlak ve mukayyedin her birini kendi sınırları içerisinde ele almak, mutlakı mukayyede hamletmemek gerekir. Şafiler ise mutlakın mukayyede hamledilebileceğini söylerler.
Aradaki ihtilaf zıhar ayetiyle ilgili farklı anlamalara sebep olmuştur. Hanefiler adam öldürmeye karşılık köle azad edilmesinde mü’min köle şartının zıhara hamledilebileceğini kabul etmezlerken şafiler ise hamledilebileceğini kabul ederler.(Gelişme Döneminde Tefsir, s.209)
Müşterek Lafız:
Müşterek lafız bir lafızda iki mananın ortak olmasıdır. Kur’a’ı Kerimde bunun örneği çoktur. Aynı zamanda bu konuda ihtilaf da çoktur.
Örnek olrak vav harfinin tertip ifade etmesi ile mutlak gelmesiyle ilgili ihtilaftır. Abdest ayteinde farklı yaklaşım kendini gösterir. Şafiler buradaki vav harfini tertip olarak aldıkları için abdestte tertibin farz olduğuna karar verdiler. Hanefiler ise abdest ayetinin abdest Azaklarını cem ettiğini ve bundan dolayı da tertibin farz olmadığına karar verdiler. (Gelişme Döneminde Tefsir, s.213.)
Fıkıh uslündeki farklı yaklaşımların farklı anlamalara sebep olduğuna dair örnekler verdik. Burada asıl konumuz açısından gereken noktaya gelmek istiyoruz. Fıkıh usulü Kur’an’dan hüküm çıkarmanın yollarını ortay koyarken aynı zamanda Kur’an’ı anlama ilmi olarak tarif edilebilecek tefsir ilmine de katkı sağlamaktadır. Fıkıh usulünü okuyan ve bu noktaları bilen birisi Kur’an’dan çıkarılan hükümlerin farklılaşma sebeplerinin fıkıh usulündeki farklı bakış açılarından olduğunu görecektir.
FIKIH USULÜNÜN İŞLEVLERİ AÇISINDAN TEFSİRE KATKISI:
Fıkıh usulü ilmi yakip ettiği yöntemlerle tefsire önemli ölçüde aktkı sağlamakatdır. Daha önce genel başlıklar altında verdiğimiz maddeleri incelemeye geçebiliriz.
1.Anlam ve hükümlerin dil kuralları ve delillerle buluşturulması ve sistematik bütünlüğün sağlanması açısından fıkıh usulünün tefsire katkısı
Sahabe ve sonrakiler anlam ve hükümlere Hz. Peygamberden duyarak, görerek büyük ölçüde sahiptiler. Ancak anlama ve hükme ilişkin bilginin metinsel temelinin Kitap ve Sünnet olduğu biliniyordu ve bu bilginin sözü edilen metinlerle buluşturulması, onlarla temellendirilmesi gerekiyordu. İşte fıkıh usulü ortaya koyduğu dil bahisleriyle hükümleri ve anlamları metinsel temellerle buluşturdu.
Usulcüler, anlam güvenliğini sağlamak amacıyla Allah’ın hitabıyla ve Peygamberin hitabıyla istidlal keyfiyetine dair bir takım ilkeler belirleme yoluna gitmişlerdir.
Anlam ve hükmün dilsel temele oturtulması sürecinde usulcüler lafzın hükme delalet biçimlerini üç maddede toplamışlardır. 1.Lafzın, manzumu itibariyle delaleti 2.Lafzın manzumu itibariyle delaleti 3. Lafzın ma’kulü itibariyle delaleti. Bunlardan ilk ikisi dille ilgili, diğeri ise illet eksenli olduğu için daha sübjektif bir noktadır.
Bu madde altında verilen bilgilerden hareketle bu noktada fıkıh usulünün tefsire katkısı ile ilgili şunları söyleyebiliriz:
Bunları bilen bir araştırmacı fıkıh usulünün yapmaya çalıştığının anlamı oluşturma ve koruma noktasında tefsire önemli bir katkı sağladığının farkına varır.
2. Mevcut anlamın muhafazası açısından fıkıh usulünün tefsire katkısı:
Tarihsel süreçte ortaya çıkan ve fıkıh usulcülerince sistemleştirilen birçok yorum ve anlayışın korunması/muhafazası amacıyla hadis rivayetine önem verilmiştir. Mevcut anlamın korunmasında en etkili yol olarak karşımıza icma çıkmıştır. İcma öne çıkarılmıştır ve anlam icma ile sonraki nesillere aktarılmaya çalışılmıştır.
Kur’an tefsirinde ortaya çıkan yorumlarda da genel kabuller sonraki nesillerin anlamı bulmaya çalışmasında önemli olmuştur. Bununla birlikte farklı anlamalar da tarihsel süreçte ortaya çıkmıştır. Kur’an’dan çıkarılan hükümlerde icma olmuş ise ayetlerin tefsiri yapılırken bu durum ifade edilmiştir.
3: Din adına rasgele konuşmanın önlenmesi açısından Fıkıh usulünün tefsire katkısı:
Kur’an’ı anlamaya yönelmek kadar anlamanın doğru bir istikamette devam etmesi de o derece önemlidir. Hatta bu anlam amacından da daha önce gelmektedir. Peygamber efendimiz Kur’an’ı kendi heva ve hevesine göre yorumlamaya çalışanları uyarmıştır.
Fıkı usulünün üzerinde çalıştığı alan Kur’an ve hadislerdir. Fıkıh usulü anlamı yakalamaya çalışırken bunun nasıl yapılması gerektiğine dair kural ve ilkeleri de ortaya koyar. Bu ilkeler din ve Kur’an adına rasgele konuşmanın önüne sed çeker.
İşte burada fıkıh usulünün tefsire katkısı son derece önemlidir. Çünkü Kuran’ı tefsir etmek isteyen bir kimsenin önüne nasıl anlaşılması gerektiği noktasında açılımlar sunar, kişinin kendi kendisine hareket etmesine izin vermez. Bundan dolayı tefsir yapmak adına her yoruma imkan tanımaz. Böylece sağlıklı bir şekilde tefsirin nasıl yapılması gerektiğini ve tefsirin nasıl sonlandırılması gerektiğini ortaya koyarak tefsir ilmine katkı sağlamış olur.(Yunus Apaydın, s.285-299.)
4. Karşılaşılan yeni problemlerin mevcut anlamlar doğrultusunda çözümlenmesi açısından fıkıh usulünün tefsire katkısı:
Tarihin değişik dönemlerinde değişik toplumlarda farklı sorunların ortaya çıkma olasılığı vardır. İnsanlar da bu sorunları çözümlemek isteyeceklerdir. Bunun için Kur’an’a başvurduklarında takip edecekleri bir yöntem ve usul de olacaktır. Bu anlamda dini yaşantının pratiklerini çıkarma yöntemi olarak ifade edilebilecek fıkıh usulü bizler için bir yöntem sunacaktır.
Fıkıh usulü ortaya koyduğu yöntemlerle lafızların hangi tür hükümler ihtiva ettiğini, farz ve vaciplik açısından bağlayıcılık derecesi vb. sonuçlarla karşılaşılan sorunlara anahtar olacak çözüler sunacaktır. Bu anlamda fıkıh usulünün Kur’an tefsirine yönelecek bilgin için önemli katkılar sunacağı açıktır
Haziran 22, 2007, 5:31 pm üzerinde |
SELAMÜNALEYKÜM BEN 19 YAŞINDA ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİYİM ADIM,AYŞENUR TEFSİR FIKIH DERSİ ALMAK İSTİYORUM YAZ TATİLİMİ İLMİ YÖNDE DEĞERLENDİRMEK İSTİYORUM.BANA YARDIM EDERSENİZ SEVİNİRİM YALNIZ MADDİ DURUMUM İYİ DEĞİL SADECE KENDİ İNANÇLARIMI SAĞLAMLAŞTIRMAK İSTİYORUM.HERYERE HABER VERDİM İNTERNETTENDE ARAŞTIRAYIM DEDİM…ŞİMDİDEN TEŞEKKÜR EDERİM.ALLAH RAZI OLSUN